Bu haber kez okundu.

Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/10 Nisan 2022

Muhalefet, 2019 Ekim ayındaki yerel seçimlerde yaptığı ittifak ile Orban’ın adayına karşı Budapeşte Belediye Başkanlığını kazanan Gergely Karacsony’yi değil, Budapeşte’nin banliyölerinden Hodmezövasarhely ilçesinde yine Orban’ın partisine karşı belediye seçimini kazanan Peter Marki-Zay’ı tek aday olarak belirledi. Beklentiler Karacsony’nin muhalefetin ortak adayı olması yönünde idi. Altı partinin aralarında anlaşamaması nedeniyle aslında seçimi kazanması daha yüksek ihtimal olarak görünen ve daha önce de Orban’a karşı çantasında bir seçim zaferi olan Karacsony değil, üzerinde uzlaşma sağlanan Marki-Zay aday gösterildi. Yine muhalefet partileri her seçim bölgesinde adaylarını kamuoyu yoklamaları ve kendi aralarında yaptıkları ön seçimde en çok oyu alan isimler olarak belirledi. Bu aday belirleme yönteminin yanlış olduğu muhalefetin güçlü olduğu pek çok yerde Orban’ın adaylarının ciddi oy farklarıyla seçilmesiyle ortaya çıktı.

3 Nisan seçimlerinden yüzde 53 oyla ve mecliste anayasayı değiştirecek çoğunlukla çıkan Viktor Orban’ın karşısında muhalefetin oyunun yüzde 35’te kalması, muhalefet ittifakında en sağdan en sola kadar taban tabana zıt farklı siyasi görüşleri benimseyen partilerin yer alması nedeniyle, belirlenen ortak adaylara diğer partilerin seçmenlerinin oy vermediğini, ittifakın ve adayların parti tabanlarında tam olarak hazmedilemediğini, önemli sayıda muhalefet seçmeninin sandığa gitmediğini gösteriyor. Muhalefet ittifakının bir başka handikabı ise ortak aday Peter Merki-Zay’ın Orban’ın partisi Fidesz’in eski üyesi olması. Seçmen, Orban ile aynı partide uzun yıllar siyaset yapan ve daha sonra ayrılarak muhalefetin adayı olan Marki-Zay yerine aslını, yani Orban’ı tercih etmeye yöneldi.

Macaristan’da Orban yönetimi ile Türkiye arasında paralellikler kurulacaksa Orban’ın yaptığı;

Anayasa değişiklikleriyle yargı bağımsızlığının ortadan kaldırması,

Medyayı kontrol ve baskı altına alması,

Seçim yasasını sıkça değiştirmesi,

AB karşıtlığı, popülist ve otokrat yönetim anlayışı,

Kamu ihalelerinin şeffaf olmaması, yakınlarına yüksek tutarlı kamu ihalelerini dağıtması, hakkındaki yolsuzluk iddialarının meclis ve yargıda soruşturulamaması vb. örnekler verilebilir.

Viktor Orban 12 yıllık iktidarı boyunca, 10 milyonluk Macaristan’da çok derin toplumsal ayrışmalara ve karşıtlıklara yol açtı ve bunlardan nemalandı. Orban’ın karşısındaki muhalefet ittifakının en büyük yanlışı, tüm seçim stratejisini ve kampanyasını ‘Orban karşıtlığı ve eleştirisi’ üzerine kurarak yaptı. Mevcut tabloyu nasıl düzelteceği, ülkeyi daha iyi bir noktaya, daha ileri bir demokrasiye nasıl taşıyacağı konusunda ortaya bir program koyamadı. Demokratikleşme ve ekonomi alanında güven verici bir program sunamadı. Bunun yanında Orban iktidara geldiğinden bu yana Macaristan’daki ekonomik tabloda iyileşme sağladığını görmek gerek.

            TÜRKİYE          MACARİSTAN

            2012     2021     2012     2021

MİLLİ GELİR     878 Milyar USD 803 Milyar USD 128,5 Milyar USD          181 Milyar USD

KİŞİ B. DÜŞEN MG.     11.675 USD      9.539 USD       12,935 USD      18,527 USD

İŞSİZLİK           8,4     1211,4 (01. 2022)    10,6   4,13,8 (02. 2022)

YILLIK ENFLASYON     6,16   36,08 4,9    4,8

                        61,1 (04. 2022)                      8,5 (03. 2022)

İşsizliğin azalması, kişi başı milli gelir ve refahın artması, enflasyonun aynı düzeyde seyretmesi yanında AB üyeliğinin sağladığı olanaklar ve AB fonlarıyla milli gelirin artırılması, sosyal yardım ve desteklerin yaygınlaştırılması ve her seçimde seçim yasasını değiştirmesi sayesinde üç dönem üst üste seçim kazandı. 3 Nisan seçimleri öncesinde temel gıda maddelerinin fiyatlarının sabitlenmesi, ailelere yüklü tutarda vergi iadesi yapılması, emeklilere birer maaş ikramiye ödenmesi, elektrik ve doğalgaz faturalarına nakdi destek verilmesi, kırsal kesime çok ciddi parasal hibe destekleri akıtılması gibi uygulamalar devreye sokuldu. Orban kırsal kesimlerden çok oy topladı. Ancak bunların sürdürülmesinin olanaksızlığı ve Macaristan hazinesinin ciddi bir darboğaza girdiğine ilişkin belirtiler seçimin hemen sonrasında ortaya çıkarken, Orban hükümeti radikal kemer sıkma politikalarına yönelmek ve yüklü zamlar yapmak zorunda!

Oysa Türkiye’de, 2018’de geçilen yönetim sisteminden bu yana giderek ağırlaşan bir ekonomik kriz yaşanıyor. Buna rağmen ekonomik krizin iktidarı nasıl olsa değiştireceği gibi bir yanılsama ve rehavet içinde değiliz. Türkiye’de Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiş için bir araya gelen altı parti öncelikle bu konudaki siyasi taahhütlerini liderlerin imzasıyla kamuoyuyla paylaştı. Şimdi, Türkiye ekonomisinin içine düşürüldüğü ağır ekonomik kriz tablosundan çıkış yanında, iktidar ittifakının seçimlere, sandıklara müdahale amaçlı yaptığı değişikliklere karşı alınacak önlemler, yapılacak iş birliği ve seçim organizasyonları konusunda ortak çalışmalar yürütülüyor. Millet İttifakı ve birlikte çalıştığı diğer partilerin yaklaşımı, Macar muhalefeti gibi sadece Erdoğan karşıtlığı değil. Liderlerin düzenli buluşmaları ve ortak çalışma gruplarıyla ekonomide, dış politikada, eğitimde, gençlere ve kadınlara dönük adımlarda vb. her alanda topluma taahhüt edilecek ortak ilkeler oluşturularak peş peşe paylaşılacak. Öncelikli hedef,

Tek kişilik yönetim sistemini demokratik parlamenter sistemle, özgür toplumla, bağımsız yargı ve hukuk devletiyle, çok sesli sansürsüz özgür medyayla değiştirerek dönüştürmek.

Toplumda kamplaşma-ayrışma-karşıtlığı sonlandırarak, kardeşlik-barışhuzur ortamını tesis etmek.

Şeffaf yönetim, şeffaf ve hesap verebilir bütçe, siyasi etik ve ahlak düzenini hayata geçirmek. TBMM’ye eski saygınlığını kazandırmak.

Devlette kayırmacılığı, partizanlığı, liyakatsizliği, adaletsizliği sonlandırmak. Tüm komşu ülkelerle ve dünyayla barışık saygın, onurlu bir dış politikayla ulusal çıkarları en üst düzeyde güvence altına almak.

Tüm bunları ortak akılla ve altı partinin liderlerinin, örgütlerinin, seçmenlerinin ve tüm toplumun sahipleneceği bütüncül bir programla ortaya koyup, eylem planı ve icraat takvimiyle birlikte toplumsal-siyasal taahhüt belgesine dönüştürerek herkesin neler yapılacağını bilmesini, inanmasını, güvenmesini sağlamak.

Bu toplumsal taahhütnameyi hayata geçirecek ortak adayı en geniş toplumsal kesimlerin tüm parti seçmenlerinin desteğini alacak şekilde tam mutabakatla belirleyip, seçimlerde kazanmasını sağlamak.

Ortak adayı, geminin emanet edileceği kaptanı belirlerken; anketlerden çıkan değil gemiyi sağ salim limana ulaştıracak kaptanı bulmak, önemli. Macaristan-Türkiye arasında kurulmaya, gündeme taşınmaya çalışılan benzerlikler gerçeklerle örtüşmediği gibi, bizim ortaya koyacağımız ittifak stratejisi ve aday profili, Orban üzerinden zafer senaryoları yazanları hüsrana uğratacak ve yaptıkları hesapların tepe taklak olmasına yol açacaktır!

Geçen yıl on binlerce hektar ormanlık alanın kül olmasını seyreden, envanterinde bir tane bile yangın söndürme uçağı olmadığı açığa çıkan Tarım ve Orman Bakanlığı suskun! Savunma Sanayi Başkanlığı’na verilen yangın uçağı kiralama görevi, her ay ayrı bir ihale açılmasına rağmen sonuçlandırılmış değil. İktidar yine sorumsuzluk ve aymazlık içinde ama ormanlarımız tehdit altında!

Geçen yıl yaşanan orman yangınlarında yok olan ormanlık alanların milyarlarca metrekare, yüzbinlerce hektar olduğu biliniyor. Yangınlar yaygınlaşınca açığa çıktı ki Tarım ve Orman Bakanlığı’nın envanterinde, Orman Genel Müdürlüğü’nün elinde yangına müdahale edecek uçak ve helikopter yok. Türk Hava Kurumu’nun (THK) yangın uçaklarını ‘hurda’ olarak nitelendiren eski bakan Bekir Pakdemirli’nin yerine getirilen yeni bakan Vahit Kirişçi’den şu ana kadar alınan önlemler, yangın uçağı temini konusunda bir ses çıkmadı. Geçen hafta İzmir-Çeşme ve Çanakkale’de orman yangınları çıktı. Müdahalelerde yine yangın uçağının olmadığı görüldü. CB Kararıyla yangın uçağı ve helikopteri satın alma ve kiralama yetkisi Savunma Sanayii Başkanlığına (SSB) verildi. SSB tarafından geçen yıl 2 Aralık’ta 20 yangın söndürme uçağı ve sayısı ihtiyaca göre belirlenecek yangın söndürme helikopterlerinin 3 yıl süreyle kiralanması için ihale açıldı. Üzerinden 4 ay geçti hâlâ ortada sonuç yok. Şubat ayında SSB, 5 adet ağır sınıf yangın söndürme helikopteri kiralamak için ihaleye çıktı, sonuç yok. Bu kez martta ve nisan ayının başında peş peşe 20 adet, 5 adet, 4 adet 5-8 ton arasında değişen tank kapasiteli tanker uçak kiralama ihaleleri açıldı. Anlaşılan iktidar, yaşananlardan ders almadı ve yine yangınla mücadele uçağı ve helikopteri kiralamakta geç kaldı. Aralık ayından bu yana her ay peş peşe ihaleler açılması ya ihalelere teklif gelmediği ya da gelen kiralama talebi ücretlerinin çok yüksek olduğu veya istenen sayıda uçak-helikopter bulunamadığını akla getiriyor. Kiralanacak uçak ve helikopterlerin mayıs ayında tesliminin öngörülmesi, yangınların başladığı göz önünde tutulduğunda çok geç. Ormanlar, tatil beldeleri tehdit altında iken iktidar bir yangın uçağı ihalesini sonuçlandıramıyor. Tüm dünyada yangın sezonuna hazırlık için aylar öncesinden uçak kiralama kontratları yapılırken, SSB’nin panik halde ihaleler açması, her ihalede şartnamelerde farklı tonajda uçaklar tanımlaması, yine ‘adrese teslim’ bir ihalenin söz konusu olduğunu düşündürüyor!

Olası orman yangını felaketinde mevcut savaş koşullarında Rusya’dan, Ukrayna’dan ve başka ülkelerden uçak bulunamayabilir, ormanlarımız kül olabilir. İktidarın hâlâ orman yangınlarına karşı bir mücadele programı yok. Türkiye geçen yıla benzer bir tabloyla karşı karşıya kalırsa vebali iktidarın ve tek adamın izni-onayı olmadan adım bile atamayan liyakatsiz kamu yönetiminin omzunda olacaktır!     

Avrupa Konseyi’nin tutuklu ve hükümlü istatistikleri, yargının, cezaevlerinin, tutuklu ve hükümlülerin sayısı ve içinde bulundukları koşulların ağırlığı açısından Türkiye’nin Rusya’dan sonra ikinci sırada yer aldığını gösterdi. Yüz kızartıcı bu ikincilik, Rusya’nın Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarıldığı göz önünde tutulduğunda birinciliğe dönüşüyor. Türkiye’de, cezaevine girenlerin sayısı son 10 yılda yüzde 89 artmış!

Cezaevlerinde en fazla kişinin yattığı ülke 478 bin kişiyle Rusya olurken, Türkiye 271 bin cezaevi nüfusu ile ikinci sırada. Rusya’nın nüfusunun 144 milyon, Türkiye’nin ise 85 milyon kişi olduğu dikkate alındığında, cezaevi nüfusu açısından Türkiye’nin konumu daha da belirginleşiyor. Türkiye’de cezaevinde bulunan kişi sayısı Avrupa ortalamasının üç katından fazla! Sadece Avrupa ülkeleri açısından veriler esas alındığında Türkiye otomatik şekilde ilk sıraya yükseliyor.

İktidarın bugüne kadar çıkarttığı yargı reformu yasaları, açıkladığı yargı reformu strateji planı, insan hakları eylem planı vb. çalışmaları tamamıyla kâğıt üzerinde kaldı. Sadece Cumhurbaşkanına hakaret davalarından 100 binin üzerinde kişinin yargılandığı göz önünde tutulduğunda Türkiye’de yargının, cezaevlerinin, tutuklu ve hükümlülerin sayısı, insanların kolaylıkla suçlanması, hapse atılması vb. açısından vahim bir halde olduğunu söylemek yanlış olmaz.

İktidarın yeni ekonomi modeli, ‘orta direk’ olarak tanımlanan ve ülkenin en geniş kesimini oluşturan ücretli, dar gelirli, emekli, küçük esnaf, çiftçi, KOBİ vb. çökertti. Tüketici ve üretici enflasyon artışının hiperenflasyona doğru ilerlediği somutlaştı. Enflasyon, 2018’den önceki dönemde gerçekleşen ortalama yıllık enflasyonun 7 katını aştı!

TÜİK’in 4 Nisan’da açıkladığı mart ayı rakamlarıyla tüketici enflasyonu aylık yüzde 5,46, yıllık yüzde 61,1 artarken, üretici enflasyonu yıllık yüzde 114,9’a yükseldi. Tüketici-üretici enflasyon makası 53,8 puana çıktı. Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan’ın ne olduğu belirsiz, ortada bir somut hedefi olmayan yeni modele geçişi öncesinde Ağustos 2021'de yıllık enflasyon yüzde 19,25 idi. Küresel finansal krizin yaşandığı 2008 ile Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilen 2018 arasındaki 10 yılda ortalama yıllık enflasyon yüzde 8,5 olurken, yeni sisteme geçiş sonrası Ağustos 2021’de bu ortalamanın iki katını (yüzde 19,25), Mart 2022’de ise ortalamanın 7 katını aşan (yüzde 61,1) enflasyon düzeyine gelindi. Merkez Bankası’nın yılsonu için öngörülen yıllık enflasyon hedefi yüzde 23,2 idi. Mart rakamlarıyla birlikte ilk üç aydaki enflasyon toplamı yüzde 22,8’e ulaştı.

Bir anlamda Merkez Bankası’nın 12 aylık enflasyon hedefi üç ayda gerçekleşti!

Sadece bu gelişme bile CB Erdoğan’ın, Merkez Bankası’nın, ekonomi yönetiminin ve Hazine Maliye Bakanının söylediği, açıkladığı hiçbir şeye inanılmaması, güvenilmemesi gerektiğini, ortaya attıkları hedeflerin iddiaların anlamsız olduğunu gösteriyor. Enflasyonda ‘makul seviye’ nedir? Türkiye beş yıldır çift haneli enflasyon sarmalında. İktidarın makro hedefleri ve Orta Vadeli Planda (OVP), Merkez Bankası’nın enflasyon raporlarında sürekli vurgulanan yüzde 5’lik enflasyon hedefi makul seviye midir? Şayet yüzde 5 makul seviye ise o zaman bunun iki katı olan yüzde 10 ve üzerindeki enflasyon oranları yüksek enflasyondur. Şu anda açıklanan yüzde 61’lik enflasyon ise yüksek enflasyonun 6 katı ve makul seviyenin 12 katı düzeyindeki hiperenflasyondur!

AB’de ortalaması yüzde 7,5 olan enflasyon bile çok yüksek bulunarak, hükümetler önlem alıyor. Türkiye’de ise iktidar; yüzde 61 TÜFE’yi, yüzde 115’e varan Yİ-ÜFE’yi makul göstermeye çalışıyor!

Almanya’da hükümet, akaryakıt ve enerji fiyat artışları karşısında kişi başına 300 Euro karşılıksız destek kararı alıyor. İktidar, herhangi bir nakit desteği sağlamadığı gibi, KDV indirimleriyle günü kurtarmaya çalışıyor. CB Erdoğan, Et ve Süt Kurumu’nun, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin, Türk Şeker’in ete, süte, buğdaya, una, şekere yüzde 20-31-48 zamlar yapmasına onay veriyor!

Enflasyon ve hayat pahalılığında Türkiye’de mi Avrupa’da mı durumun daha vahim olduğunu anlamak için çekirdek enflasyona bakmak yeterli. Yüzde 7,5 olan AB enflasyon ortalamasında gıda ve enerji fiyat artışlarından arındırılmış çekirdek enflasyon yüzde 3! TÜİK’in açıkladığı yüzde 61’1’lik enflasyonda ise enerji, gıda, alkolsüz içecekler, alkollü içecekler ve tütün hariç yıllık artış oranı (C Çekirdek enflasyonu) TÜİK’in resmi rakamıyla yüzde 48,39! CB Erdoğan’ın ve iktidar sözcülerinin; ‘dünyadaki enerji, emtia fiyat artışlarından dolayı her yerde olduğu gibi Türkiye’de de fiyatların, enflasyonun arttığı, hatta Avrupa ülkelerinde durumun çok daha vahim olduğu’ iddiası kocaman bir yalandır!

AB-Türkiye çekirdek enflasyonları arasındaki 16 kata varan fark, iktidarın yalanını açığa çıkartmaktadır.

İktidar; küresel fiyat artışları, Ukrayna savaşı vb. yalanların gölgesine sığınmasın. Türkiye’de hipere doğru giden enflasyon, dış kaynaklı değil iktidar yapımı, yerli malı ve CB Erdoğan’ın sevdiği tabirle yerli-milli enflasyondur!

Uygulanan bu model, üç ayda toplam yüzde 22,8’e ulaşan enflasyon artışıyla ücretlerin, maaşların, her türlü kazancın dörtte birini buharlaştıran akıl dışı bir intihar modelidir!

Üretici-Tüketici enflasyon artışı arasındaki farkın 53,8 puana çıkmış olması ve çekirdek enflasyonun yüzde 48,4 düzeyinde gerçekleşmesi, CB Erdoğan’ın ‘geçici’ iddiasının geçersizliğinin, TÜFE'deki yüksek artışların devam edeceğin kanıtıdır.

Orta direk hızla eriyor. Ücretli, maaşlı, emekli, küçük esnaf, çiftçi, KOBİ’ler enflasyon karşısında ağır gelir kayıplarıyla, kazançlarının buharlaşmasıyla, alım güçlerinin dibe doğru inmesiyle karşı karşıya. Orta direk toplum kesimleri, giderek ‘dar gelirli-yoksul’ konumuna ilerlerken kitlesel refah kaybı her alanda yaygınlaşıyor!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘yeni paradigma’ diye pazarladığı modelin ihracat artışı ve cari fazla ayakları peş peşe çöktüğü gibi ithalatın katlanarak artması, dış ticaret açığındaki artışın yüzde 138 düzeyine ulaşması, ekonominin her alanında kontrolün kaybedildiğini gösteriyor. İhracatın lokomotifi konumundaki otomobilde martta yüzde 7, üç ayda yüzde 3 düşüş yaşanırken, kayıp 500 milyon dolar! Dış ticaret açığı üç ayda 26 milyar doları aştı!

Mart ayına ait dış ticaret rakamları dış ticaret açığında ve buna paralel olarak cari açıkta tehlikeli bir gidişin söz konusu olduğunu sergilerken dış ticaret açığı aylık 8,2 milyar dolar tutarında gerçekleşti. Ocak-mart döneminde üç aylık dış ticaret açığı 26,3 milyar dolara yükseldi. İhracat martta geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 19,8 artarak 22 milyar 708 milyon dolar, ithalat yüzde 31 yükselişle 30 milyar 948 milyon dolar oldu. Dış ticaret açığı aylık yüzde 76,7 artışla 8 milyar 240 milyon dolar olurken, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 73,4. Bu yılın ilk üç ayında ihracat geçen yılın ocak-mart döneminde göre yüzde 20,8 artarak 60 milyar 288 milyon dolar, ithalat yüzde 42,1 artarak 86 milyar 681 milyon dolar tutarında gerçekleşirken, dış ticaret açığı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 138,3 artış göstererek 26 milyar 393 milyon dolara ulaştı. CB Erdoğan’ın ‘yeni bir paradigmaya geçtik’ diyerek pazarladığı yeni ekonomi modelinin en kritik iki ayağı TL’nin rekabetçi bir düzeye gelmesi, TL’deki değer kaybıyla ihracatın artarak, ithalatın azalması ve dış ticaret açığının gerilemesiydi. İhracat artışıyla döviz gelirleri artırılacak, kur artışlarının önüne geçilecek, cari fazla verilecekti. Ocak ayından bu yana dış ticarette gerçekleşen süreç, bu ayaklarda ağır çöküş yaşandığını, yeni modelin hızla iflasa doğru gittiğini, kurgulanan ekonomik senaryonun ve öngörülen çemberin dağıldığını gösteriyor. Otomotivde ihracat geliri kaybı 500 milyon doları bulurken, çip krizi de hem üretimi hem ihracatı darboğaza sürüklüyor. Yıllık dış ticaret açığı geçen yıl sonunda 44 milyar dolar iken bu yılın mart sonu itibarıyla yüzde 40 artarak 61,5 milyar dolara yükseldi. Bu dış ticaret açığında oldukça tehlikeli ve riskli bir sürece doğru gidildiğinin işareti.

İktidar dış ticaretteki bu tabloya yine Rusya-Ukrayna savaşı bahanesini öne sürüyor. Bu bahane doğru değil. Ukrayna savaşının 24 şubatta başladığı göz önünde tutulduğunda dış ticarette ocak ayından bu yana kesintisiz yüksek tutarlı açıklar söz konusu. Savaş nedeniyle enerji ithalatı faturasının yükseldiği iddiası da geçerli değil. Bu iddia sadece savaş sonrası dönem için mart ayında makul sayılabilir. Oysa savaşın olmadığı ve petrol-doğalgaz fiyatlarının henüz bugünkü seviyelere varmadığı ocak ayında 10,3 milyar dolar dış ticaret açığı verildi. Ardından şubatta 8,1 ve martta da 8,2 milyar dolar dış ticaret açığı gerçekleşti. Buna bağlı olarak ocak ayında cari işlemler açığı 7,1 milyar dolar tutarında açıklandı. 

Dış ticaret açığındaki şubat ve mart gelişmeleri dikkate alındığında, bu iki ayda da en az 5’er milyar dolar veya üzerinde cari işlemler açığı verileceğini öngörebiliriz. Yılın ilk üç ayında iktidarın yeni modelinde iddia ettiği gibi cari fazla değil, en az 17-18 milyar dolarlık cari açık verileceği görülüyor. Yıllık cari açığın mart sonunda 26 milyar doları bulacağı anlaşılıyor. Dış ticaret açığının ve cari açığın düşüşe geçerek cari fazla verileceğine ilişkin bir emare ortada görünmüyor.

CB Erdoğan’a göre bu yeni paradigma ve Türkiye’ye özel yerli-milli modelle 2023’ten sonra dünyada ilk 10 ekonomi arasına girilecek! Kendilerinden başka kimsenin inanmadığı, kanımca kendilerinin de inanmadığı ancak artık söylemleri tükendiği için sürekli yineledikleri bu iddiaları, bizzat kendi uyguladıkları modelin her alanda çöken sonuçları yalanlıyor!

Enflasyon karşısında çaresizlik içindeki iktidar, bazı temel gıda ve ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını ‘MADURO-ORBAN MODELİ’ ile yılsonuna kadar sabitlemeyi planlıyor. Aradaki fiyat farkının hazine tarafından üreticiye ve marketlere ödenmesini içeren bu model hayata geçirilirse, hazineye yeni bir yük daha bindirilecektir. Karaborsa, stokçuluk vb. sonuçlar ortaya çıkacaktır!

TÜİK’in hesap oyunlarıyla gerçek düzeyinin altında gösterilen enflasyon rakamlarına ilave olarak, şimdi de TÜFE enflasyon sepetindeki bazı gıda maddelerinin fiyatları sabitlenerek TÜFE’nin düşük çıkması sağlanacak. İktidar da ‘işte enflasyonu düşürdük’ diyecek. Kendi içinde çelişkili ve tutarsız bu yöntemle fiyatları yılsonuna kadar sabitlenecek malların gerçek fiyatlarıyla sabit fiyat arasındaki milyarlarca liralık fark, üreticilere, marketlere hazine tarafından ödenecek. Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesaplarıyla dövizi olanların zarar etmemesi için halkın sırtından ve vergilerinden hazineye bindirilen on milyarlarca liralık yüke ilave olarak, şimdi de halka sözde sabit fiyatla mal ve ürün satışı için market zincirlerine üreticilere hazineden milyarlarca liralık ödeme yapılacak.

KKM hesap sahiplerine, market zincirlerine bu milyarları ödemek yerine bu paralar, üreticinin girdi maliyetlerinin, nakliyecinin akaryakıt zamlarına, elektrik-doğalgaz faturalarının, temel girdilerin sübvansiyonunun karşılanmasına aktarılsa çok daha anlamlı ve kalıcı fiyat düşüşleri, enflasyonda gerileme sağlanır.

Bu yöntem Venezuela’da Başkan Nicolas Maduro yönetimi tarafından yıllardır uygulandı. Sabitlenen fiyatların denetimi için ordu bile devreye sokuldu. Ancak sonuç alınamadı. Öyle ki petrol zengini ve ihracatçısı Venezuela’da akaryakıt bile bulunamaz hale geldi. Tuvalet kâğıdından, ete, süte varana kadar pek çok mal raflardan yok oldu, stokçulara, depolara, karaborsaya gitti.

Macaristan’da Viktor Orban hükümeti 3 Nisan seçimleri öncesinde şubat ayından itibaren 6 temel gıdada (un, şeker, yumurta, domuz budu, ayçiçek yağı, süt) fiyatları geçen yılın 15 Ekim’indeki düzeyi üzerinden sabitledi. Farkın devlet tarafından ödenmesi suretiyle 2 milyar euroluk sübvansiyon kararı alarak 6 üründe fiyat sabitlemesine gitti. Seçim öncesi uygulamaya konulan bu modelle fiyatı sabitlenen ürünlere hücum yaşandı. Devletin yaptığı ödemeler ve artırılan harcamalar sonrasında geçen hafta Macaristan’da 2007’den bu yana son 15 yılın en yüksek yıllık enflasyonu yüzde 8,5 olarak açıklandı. Macaristan MB, haftalık repo faizini yüzde 6,15 olarak belirledi. Bu faiz oranı AB ülkeleri içindeki en yüksek faiz.

Çaresizce MADURO-ORBAN modelini gündemine alan İKTİDAR, hayat pahalılığını dizginleyemedi. Ekonomiyi krizden çıkarabilecek olumlu hiçbir adım atamadı.

✓ İktidarın ortaya inandırıcı ve güven verici bir enflasyonla mücadele politikası, bir program koyması elzemdir. Merkez Bankası; para ve faiz politikalarını yeniden bağımsız şekilde kullanabilmeli, enflasyonla mücadele ve fiyat istikrarı görevini yerine getirmelidir. Göz boyama amaçlı uygulamalar yerine kapsamlı bir destekleme, sübvansiyon paketiyle tarladan market rafına varana kadar her aşamada girdi maliyetlerini aşağı çekecek adımlar atılmalıdır.

İktidar ve ekonomi yönetimi; enflasyon, yokluk, kuyruk, karaborsa felaketine yol açacak bu yöntemi, gündeminden çıkartmalıdır. Aksi halde hazineye binecek ilave yüklerle bütçe açığı artacak, enflasyon üç haneli rakamlara yükselecektir. İktidarı, halkın sırtından kaynak aktarılarak servet transferi yapılması dışında bir işe yaramayacak bu akıl dışı yöntemden yol yakınken vazgeçmeye çağırıyorum. Tıpkı KKM sisteminin yakında yeni bir kur ve döviz krizine yol açacağını öngördüğüm gibi, temel gıda ve ihtiyaç maddelerinde fiyat sabitlemesinin gıda krizine, stokçuluğa, karaborsaya, süperhiperenflasyona yol açacağı konusunda iktidarı uyarıyorum!

Yabancılara 250 bin dolarlık konut satışı karşılığında T.C. vatandaşlığı verilmesi, konut fiyatlarını Türk vatandaşları için erişilemez düzeylere taşıdı. Dünyada en fazla göçmen alan ülkelerden Kanada’da hükümet, kendi vatandaşlarının öncelikli ev sahibi olabilmesi için yabancılara konut satışını yasakladı. Türkiye’de konut sahipliği karşılığında vatandaşlığın ‘kelepir’ düzeye indirilmesinden vazgeçilmelidir!

Türkiye’de ağır ekonomik kriz koşulları ve TL’nin döviz karşısında aşırı değer kaybıyla ortaya çıkan tablo konut sektörünü yabancı alıcılar lehine çevirirken, TÜİK verileriyle 2021 yılında yabancılara yapılan konut satışları önceki yıla kıyasla yüzde 43,5 artarak 58 bin 576 adet oldu. Toplam konut satışları içinde yabancılara yapılan satışların payı yüzde 3,9 olmasına karşılık, yabancıların değer yitiren TL nedeniyle fiyat pazarlığına girişmemesi, yabancılar açısından Türkiye’nin çok ucuz hale gelmesi konut piyasasında fiyatları yukarı çekerek olağanüstü düzeylere yükseltti. Dünyadaki örneklere bakıldığında yüzden fazla ülkede yabancılara konut satışı söz konusu uygulamasına karşılık bunların yüzde 90’a varan bölümü vatandaşlık yerine öncelikle ikamet veya çalışma izni veriyor.  

AB üyesi ülkelerin konut alımı ya da yatırım karşılığı vatandaşlık programları, yabancılara pasaport, ikamet veya çalışma izni verme uygulaması en çok tercih edilenlerin başında gelirken bir AB üyesi ülkede bu hakkı elde edenlere 27 Avrupa ülkesinin birden kapılarının açılması söz konusu.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Malta gibi AB üyesi olan aynı zamanda Euro ve Schengen bölgesinde yer alan ülkelerin pasaportları, ikamet ve çalışma izinleri en az 2,5 milyon dolar yatırım koşulundan başlarken iktidarın T.C. vatandaşlığını 250 bin dolar karşılığında yabancılara sunması dikkat çekici!

İktidar bu uygulamayı 2016’da ilk başlattığında 3 yıl satmama koşuluyla konut yatırımı karşılığında vatandaşlık tutarı 1 milyon dolar, sabit sermaye yatırımı karşılığı vatandaşlık 2 milyon dolardı. Döviz mevduatı karşılığı vatandaşlık koşulu ise en az 3 milyon doları Türkiye’ye getirip 3 yıl boyunca hesabında tutmak ya da aynı tutarda Hazine tahvili satın alıp en az 3 yıl portföyünde tutarak satmamak idi. Bunun dışında en az 100 kişilik istihdam sağlayan doğrudan yatırım yaptığı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca saptanan yabancılara da vatandaşlık verilecekti. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş sonrası, ağustos ayında ABD ile yaşanan Rahip Brunson gerilimi ve ardından gelen yaptırımlarla ağırlaşan döviz krizi, kurları olağanüstü yükseltip, döviz talebinde patlamaya yol açtı. 2018 Eylül’ünde yayınlanan CB kararıyla tüm parasal tutarlar ve koşullar dörtte bire düşürülüp istihdam koşulu 50 kişiye indirilerek, T.C. vatandaşlığı ucuzlatıldı.

Türkiye’yi Ortadoğu, Afrika, Orta Asya ülkeleri için ucuz vatandaşlık cennetine dönüştüren CB kararıyla 250 bin dolarlık konut alan vatandaşlık hakkı elde etmeye başladı. İktidarın tüm kuralları ve koşulları birkaç yüz bin dolara indirgeyen vatandaşlık pazarlaması, T.C. vatandaşlığının saygınlığını zedeledi.

İskandinav ülkeleri İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya pasaport ve vatandaşlık yerine çok yüksek meblağlar karşılığında sadece dijital ikamet veriyor. Aynı şekilde AB üyesi Estonya, Letonya gibi ülkelerde uzaktan dijital ikamet izni verirken, bu ikamet izniyle kendi ülkenizden Estonya’da dijital ikamet üzerinden şirket kurup bunun üzerinden AB üyesi ülkelerle ticaret yapılabiliyor. Özetle gelişmiş ülkeler, AB üyeleri vatandaşlık konusunda çok yüksek tutarlar, uzun süreler, ciddi yatırımlar talep ederken öncelik sadece ikamet izni ve istihdam yaratacak yatırım yapmak. Bu yatırımlarda da yine öncelikli tercih yüksek teknolojili yatırımlar, bilişim teknolojileri vb. ile ikamet izni. Vatandaşlık çok daha sıkı kurallara bağlı.

Kanada yabancılara konut satışını yasaklarken Türkiye’de iktidar konut alana bir de vatandaşlık, ikamet ve çalışma izni, pasaport vererek kendi vatandaşlarını konut alamayacak konuma getiriyor. Konut fiyatlarının yanı sıra yabancıların kiralık konut talepleri de kira artışlarında etken olan unsurlardan birisi.

İktidarın kelepir fiyata konut ve vatandaşlık politikası; Türkiye’nin uluslararası itibarının yanında, küresel gayrimenkul değerini de aşağı çekiyor. İstanbul’un orta halli semtlerinde yabancıların çoğunlukta olduğu yerleşimler artarken, kendi yurttaşlarımız konut fiyatlarına ve kiralara yetişemedikleri için semtleri terk etmeye zorlanıyor.

İKTİDAR;

Süratle yabancılara vatandaşlık kurallarını ve parasal kriterleri yeniden gözden geçirmeli, yabancılara konut satışına bazı yasaklar, kısıtlamalar ve daha sıkı koşullar getirilmelidir.

Doğrudan vatandaşlık değil öncelikle asgari 5 yıldan başlamak kaydıyla konut alana sadece ikamet veya çalışma izni verilmelidir.

Eğitim, kültürel uyum, dil vb. kriterlerin sağlanmasından sonra vatandaşlık başvurusunun yine en az beş yıl içinde değerlendirilmesi söz konusu olmalıdır.

Yatırım karşılığı vatandaşlıkta stratejik sektörler, yüksek teknolojili alanlar, bilişim öncelikli olmalı istihdam sayısı koşulu artırılmalıdır.

İktidarın günü kurtarmak, döviz darboğazı çaresizliğiyle getirdiği bu indirimli vatandaşlık politikası, önümüzdeki dönemde çok daha ağır ekonomik-sosyal sorunları önümüze çıkartacaktır!

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), dünya gıda enflasyonunu martta yıllık yüzde 33,6 olarak açıkladı. TÜİK’in gıda enflasyonu bunun iki katı ve yüzde 70,33! FAO, Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşın, önümüzdeki yıl tüm dünyada tahıl sıkıntısını ve açlık sorununu artıracağı uyarısında bulundu. Tarımsal üretimin en geniş şekilde desteklenmesi çağrılarımıza kulak tıkayan iktidar, yeniden et ve canlı hayvan ithalatını gündemine alıyor. Tarım ve Orman Bakanı, ülkede aç-açık olmadığını, gıdanın siyaset malzemesi yapılamayacağını söylüyor!

FAO’nun dünya gıda fiyatları endeksi, martta Ukrayna-Rusya savaşının etkisiyle yüzde 12,6 artarak 159,3 puanla 1990 yılından bu yana en yüksek rekor seviyeye çıkarken, dünya gıda fiyatlarındaki yıllık enflasyon artışı ise yüzde 33,6 olarak açıklandı. Türkiye’de TÜİK’in açıkladığı mart ayı gıda enflasyon artışı FAO’nun da dünya rekorunu kırarak yüzde 70,33 oldu.

Raporda 333 milyon tonluk dünya tahıl üretimi ve ticaretinde Ukrayna ve Rusya’nın payının yüzde 25’in üzerinde olduğunu kaydeden FAO, Ukrayna-Rusya savaşı öncesinde dünya gıda fiyatlarının aylık yüzde 3,9, yıllık yüzde 20,7 arttığını, savaş sonrasında ise aylık gıda enflasyonun yüzde 12,9 oranında gerçekleştiğini, yıllık yüzde 33,6’ya çıktığını vurgulayarak, dünya gıda enflasyon artışının daha da yükselmesinin beklendiğini duyurdu.

FAO’nun dikkat çektiği bu riskleri teyit eden gelişmeler son bir aydan bu yana ülkemizin gündeminde de ciddi şekilde yer alıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi, buğday ve diğer tahıl ürünlerinin ithalatı için artık neredeyse haftada bir ihale açmasına karşılık, olağanüstü fiyatlarla ve talep edilen ithalat miktarının çok altında ürün almak zorunda kalıyor. Her ne kadar CB Erdoğan Rusya ve Ukrayna limanlarında bekleyen buğday ve ayçiçek tohumu yüklü gemilerin limanlardan ayrılarak Türkiye’ye gelebilmesi için Putin ve Zelenskiy ile görüşmeler yapsa da bu gemiler geldikten sonra ürünlerin devamının gelmesi savaş koşullarında olanaksız görünüyor. Her iki ülke de tarımsal ürünlerin ihracına yasak ve kısıtlamalar getirdi, ağır vergiler koydu. Özellikle savaş altında olan Ukrayna’da bu yıl ekim yapılması, ürün hasat edilmesi güç. Rusya, ileride daha da ağırlaşması olası koşulları da gözeterek önceliği kendi iç talebinin ve halkının gıda ihtiyacının sağlanmasına verecektir. Rusya’da üretim yapılsa da bu ülkeden buğday, arpa, mısır, ayçiçek tohumu vb. ürünlerin ithalinde sıkıntı yaşanacaktır. Türkiye’nin ABD, Güney Amerika, Afrika ve bazı Avrupa ülkelerinden buğday ve diğer tahılları ithal etmek için arayışa girmesine karşılık FAO’nun gıda krizi ve açlık uyarısı nedeniyle pek çok ülke ürününü satmak istememektedir. Geçen yıl yapılan toplam 8,1 milyon tonluk ekmeklik buğday ithalatının yüzde 78’i Rusya’dan, yüzde 12’si Ukrayna’dan yapıldı.

Şu anda her iki ithalat pazarı da kapandı ve Türkiye’nin başta buğday olmak üzere hububat-tahıl açığı çok büyük. Bu iki ülkeden ithalatın durması, daha uzak pazarlardan daha yüksek fiyata ithalatın zorunlu hale gelmesi, lojistik sorunlarının yanı sıra navlun ve taşımacılık fiyatlarını da katlayacaktır. Uzak pazarlarda ithal edilecek ürün bulunsa bile döviz kurundaki, tahıl fiyatlarındaki, navlun-lojistik fiyatlarındaki bu yükselişler içeride gıda fiyatlarına zam olarak yansıyacaktır.

İktidar hâlâ tarımsal üretimin desteklenerek artırılması, gelecek yılın ürün destek ve teşviklerinin bugünden ilan edilmesi, hayati ürünlerde üretim planlaması yapılarak üreticiye teşvik ödemelerinin peşin yapılması vb. sorunların ciddiyetinin farkında değil. Benzer şekilde et ve sütte de tablo giderek ağırlaşıyor. CB Erdoğan ülke çapında kesimlik hayvanların kesilerek et fiyatlarının düşürülmesi talimatı verdiğini, gerekirse Uruguay’dan canlı hayvan ve et ithal edileceğini söylüyor.

Tarım ve Orman Bakanlığı Hayvancılık Genel Müdürlüğü illere gönderdiği acele talimatla 29-30 Mart arasında ildeki besideki canlı hayvan sayısının ve kesimlik erkek büyükbaş hayvan sayısıyla ilgili raporların iletilmesini istedi. İki günde hayvan sayımının nasıl yapılacağı meçhul. Böylesine plansız ve alelacele uygulamalarla ülke tarımı ve hayvancılığı yönetiliyor. Bir yandan ülkenin canlı hayvan envanterinin ne olduğu bilinmiyor. Diğer yandan iki günde sayım yapılması isteniyor. Ardından et ve canlı hayvan ithalatı yeniden gündeme taşınıyor.

Et ve canlı küçük-büyükbaş hayvan ithalatının sorunu çözemediği yıllardır yapılan binlerce ton et ve milyonlarca canlı hayvan ithalatına rağmen et fiyatı düşmedi. Önce besici düşman ilan edildi, ardından kasaplar vurguncu olarak suçlandı, Et ve Süt Kurumu (ESK) ucuz et tanzim satış mağazaları açtı, ayrıca ihaleye çıkılıp ESK’nın verdiği ucuz etin üç market zinciriyle tüm ülkede satışa sunulması kararlaştırıldı. Yine et fiyatı düşmedi. Sonunda ESK kuşbaşı ve kıyma fiyatına önce yüzde 48, bir hafta sonra yüzde 10 zam yapmak zorunda kaldı.

İktidar tıpkı tarımda olduğu gibi hayvancılıkta da 2008’den bu yana neredeyse tüm destekleri kaldırarak besicinin üretimden vazgeçmesine zemin hazırladı, ithal et ve canlı hayvana kapı açtı. Devlet besiciye destek vermesi gerekirken önce Tarım Kredi Kooperatiflerine, sonra ESK’ye et ve canlı hayvan ithal izni verdi. Sonra bu izinleri özel sektör şirketlerine yaygınlaştırarak ülkeyi ithal et ve canlı hayvan cennetine çevirdi.

TÜİK’in ve Ziraat Mühendisleri Odasının verileriyle et ve canlı hayvan ithalatının başladığı 2010 yılından bu yana geçen sürede, 6 milyon büyükbaş, 3 milyon 100 bin küçükbaş canlı hayvanın yanı sıra 303 bin ton karkas kırmızı et ithal edildi. Et ve canlı hayvan ithalatına ödenen tutarın toplamı 9 milyar 576 milyon dolara ulaştı.

Canlı hayvan ve et ithalatına ödenen 9,5 milyar dolar (141 milyar 724 milyon TL) ile yerli besici desteklenseydi, ihtiyaçları ucuza karşılansaydı, damızlık ve kesimlik hayvan üretiminin teşvikiyle canlı hayvan ve et-süt üretimine kaynak aktarılsaydı bugün Türkiye’de halk en pahalı eti-sütü tüketmekle karşı karşıya kalmazdı.

2010’dan bu yana kesintisiz olarak sürdürülen et ve canlı hayvan ithalatının sorunu çözmediği, et fiyatları ucuzlamadığı gibi, on binlerce besicinin hayvancılığı terk etmesine, milyonlarca tüketicinin gramla et ve kıyma almaya mecbur kalmasına, çoğu dar gelirli aile için et tüketiminin lüks hale gelmesine neden olduğu apaçık. Buna rağmen iktidarın tek çözümü yine ithalat. Kaldı ki et fiyatları artmasa bile bugün gelinen noktada alım gücünün düşmesi nedeniyle et tüketiminin güçleşmesi yanında ete-süte erişimin çok geniş kesimler için olanaksız hale geldiği görünen bir gerçek!

NATO üzerinden ABD ve batılı ülkelerin Türkiye’ye yaklaşımında değişim gözlenirken, Biden yönetiminin attığı adımlar dikkat çekiyor. Türkiye’nin Washington Büyükelçisine göreve atandıktan 13 ay sonra Beyaz Saray’da randevu verilirken, ABD Dışişleri Türkiye’ye F-16 satışı için Kongre’ye mektup yazdı. İktidarın uzun süredir talep ettiği, ABD’nin ayak sürüdüğü ikili ortak stratejik mekanizmanın kurulduğu resmen açıklandı. Hemen ardından Türkiye’ye ‘Rus oligarkların kirli paralarının havuzu olmama’ uyarısı geldi!

Rusya-Ukrayna savaşının bölgemizde ve dünyada yeni koşulların ve dengelerin ortaya çıkmasına ortam hazırlayacağını daha önce de vurguladım. Savaşan iki tarafla diyalog kanalları açık olan, ikili ilişkileri ileri düzeyde bulunan Türkiye bu avantajını olumlu yönde değerlendirirse, ağırlığının ve saygınlığının artacağını ifade ettim. Rusya’nın 24 Şubat’ta başlattığı Ukrayna işgali hamlesi 1,5 ayı bulurken, şu ana kadar taraflar arasında en ciddi üst düzey diyalog ve resmi müzakereler Antalya ve İstanbul’da Türkiye sayesinde gerçekleşti. ABD yönetimi Rusya-Ukrayna savaşını, uzun süredir dünyanın çeşitli bölgelerinde cihatçı terör örgütleriyle koalisyon halinde mücadele misyonu yürüten NATO’nun güçlendirilmesi, yeniden tasarlanması, görev kapsamının ve etkinliğinin genişletilmesi için fırsata dönüştürdü. Başta Almanya ve İngiltere olmak üzere Avrupalı müttefiklerin NATO’ya mali ve askeri katkılarının artırılması yanında, kendi ordularının da silah gücünün artırılması, Avrupa ülkelerinin ordularının ABD’nin yeni silahlarıyla donatılarak takviye edilmesi adımları peş peşe geldi. Bu süreçte iki tarafla diyalog ve aktif tarafsızlık pozisyonunda kendisini konumlandıran, buna karşılık Rusya yaptırımlarına katılmayan Türkiye’ye yönelik ABD ve AB yaklaşımlarında da ağırlıkla ‘NATO müttefikliği’ ekseninde yakınlaşmalar yaşanmaya başladı.

İktidar özellikle S-400 yaptırımları ve buna bağlı olarak Türkiye’nin F-35 savaş uçağı projesinden çıkarılması üzerine S-400’lerin NATO müttefiklerini ve F-35 projesini etkilemeyeceğini dile getirerek konunun ikili mekanizma ile ele alınıp değerlendirilmesini, ayrıca kurulacak bu mekanizmada ABD-Türkiye arasındaki diğer gerginliklerin de müzakereler yoluyla ele alınarak çözümlenmesini istiyordu. ABD tarafı, S-400’lerden tümüyle vazgeçildiği ilan edilmedikçe yaptırımların devam edeceğini, Türkiye’nin F-35 projesine geri dönemeyeceğini savunuyordu.

Türkiye ayrıca F-35 savaş uçağı projesinden çıkarılmasının ardından hava kuvvetlerinin takviyesi için 40 adet yeni F-16 savaş uçağı alımı ve 80 adet F-16’nın da modernizasyonu için yaptığı girişimlerden bugüne kadar sonuç alamadı. Gerek Biden yönetiminin CB Erdoğan’a mesafeli olması gerekse ABD Kongresi’nde Türkiye aleyhine yapılan engellemeler, F-16 satışını da S-400 yaptırımlarına endeksleyen karar tasarıları bu konudaki olumsuzlukları pekiştirdi.

Rusya-Ukrayna savaşı genelde NATO ve bölgesel dengeler özelde Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir atmosferi ortaya çıkarttı. Türkiye-AB ilişkilerinde de bazı olumlu yansımalar görülse de AB üyelik müzakereleri, gümrük birliği ve vize serbestisi anlaşmaları açısından ciddi bir adım gelmedi. Avrupa Konseyi’nde ve AİHM’deki davalarda alınan kararların uygulanmaması, Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlatılması vb. gerginlikler devam ediyor.

Karadeniz’deki savaşın ABD’nin Türkiye’ye yaklaşımında bazı değişikliklere zemin yarattı. Biden yönetimi özellikle Türkiye’nin NATO misyonu ve bölgesel konumuna vurgu yaparak yeni adımlar attı. Atılan adımlarda Türkiye’nin NATO müttefikliğinin özellikle vurgulanmasını, Başkan Biden’ın kendi iç kamuoyuna ve uluslararası topluma karşı Türkiye ile ilgili demokrasi, insan hakları, hukuk devleti vb. alanlardaki rezervlerini, eleştirilerini muhafaza ettiği şeklinde değerlendirmek olanaklı.

Geçen hafta ABD-Türkiye Stratejik Mekanizmasının kurulduğu ve çalışmaya başladı. 13 ay önce Washington Büyükelçiliğine atanan ancak bugüne kadar güven mektubunu sunamayan Murat Mercan’a randevu verildi ve Beyaz Saray’da Biden tarafından kabul edilerek güven mektubunu sundu.

Bir başka önemli adım ise ABD Kongresine yazılan F-16 mektubu. ABD Dışişleri Bakanlığı Türkiye’ye F-16 satışına ve modernizasyonuna karşı çıkan Kongre’ye yazdığı mektupta NATO müttefiki Türkiye’nin hava savunmasının güçlendirilmesi ve NATO’nun gücüne de katkı sağlanması doğrultusunda Türkiye’ye F-16 uçağı satışına ve mevcut F-16’ların modernizasyonuna olumlu bakıldığı bildirildi.

Mektupta Ukrayna savaşıyla birlikte bölgede NATO’nun ve müttefik ülkelerin güçlendirilmesi ve Türkiye’nin hava savunmasında doğabilecek boşluğun giderilmesinin büyük önem kazandığı, ayrıca Türkiye’nin barış ve ateşkes müzakerelerini kolaylaştırıcı bir rol üstlendiği kaydedildi.

✓ Biden yönetiminden Kongreye gönderilen bu tavsiye mektubu ve içeriğinde yer alan olumlu görüşler sonrasında ABD Kongresinden F-16 satışı ve modernizasyonuna onay çıkması ihtimali yükseldi.

İkili stratejik mekanizmanın işlemeye başlamasıyla bu süreçlerin daha da hızlanması beklenebilir. Ancak S-400 ve F-35 başlıklarında olumlu ilerleme sağlanması, özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sürerken ABD yönetiminin S-400 yaptırımlarını kaldırmasının söz konusu olamayacağı söylenebilir. Bunun yanı sıra ABD yargısında devam eden Halkbank ve CB Erdoğan’ın korumalarıyla ilgili davalar için Biden yönetiminin yargıya Türkiye lehine müdahale etmesini beklemek de gerçekçi olmaz.

ABD yönetiminin bir yandan Ukrayna-Rusya savaşının ortaya çıkarttığı zorunluluklar ve Türkiye’nin dışarıda bırakılmasının yaratacağı olumsuzlukları gözeterek bu adımları attığını, ikili stratejik mekanizmanın sorunları zamana yaşmak dışında bir fonksiyonunun olmayacağını düşünüyorum. F-16 satışı ve modernizasyonunun en az 7-8 milyar dolarlık bir parasal boyutunun olduğu dikkate alındığında, ABD yönetiminin Yunanistan’a, Almanya’ya milyarlarca dolarlık F-35 satışın onay vermesi gibi Türkiye’ye F-16 satışından Amerikan şirketlerinin ve ekonomisinin elde edeceği kazancı da hesap ettiğini ifade etmek yanlış olmaz.

S-400 satışıyla NATO üyesi Türkiye üzerinden NATO’da çatlaklar yaratma stratejisi izleyen Putin ile CB Erdoğan arasındaki ikili ilişkilerden ve Türkiye-Rusya yakınlaşmasından rahatsız olan ve Türkiye’ye yaptırım uygulayan ABD yönetimi, şimdi Rusya-Ukrayna savaşıyla yalnızlaştırarak adeta tecrit ettiği Rusya ve Putin’e karşı CB Erdoğan ve Türkiye’yi yeniden NATO’ya, batı blokuna döndürme yolunda.  Ancak Biden yönetimi Türkiye ile atılan adımların NATO ve askeri müttefiklik kapsamında olduğunu sıklıkla gündeme getiriyor. Bazı beklentilerinin ve rezervlerinin olduğu yönünde mesajlar veriyor. Geçen hafta Ankara’ya gelen ABD Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Marisa Lago’nun açıklamalarını bu çerçevede görmek gerek. Müsteşar Lago, ABD’nin ve AB’nin yaptırım listesine aldığı Rus oligarkların Türkiye’ye yönelmesi, yatlarını Türk limanlarında demirlemesi, servetlerini

Türkiye’de park ederek yaptırımları delme olasılığı konusunda bir dizi uyarı sıraladı. Türkiye’nin dikkatli olması ve Rus oligarkların kirli parası için havuz olmasına izin vermemesinin çok önemli olduğunu iletti.

Savaşın ortaya çıkarttığı yeni konjonktürü göz önünde bulundurarak Türkiye’nin NATO’daki ve bölgedeki önemini, ağırlığını yeniden masaya koyan ve bu yönde adımlar atan ABD yönetimi, Rusya yaptırımları ve oligarklar konusunda Türkiye’nin tarafsız kalmasına, uzun süre sessiz kalmayabilir.  ABD’li yetkililerin hemen ardından Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Vasil Bodnar’ın ‘Türkiye’nin Rusya karşı yaptırımlara katılmamasından ve Rus oligarklar için güvenli liman haline gelmesinden rahatsız olduklarını, memnuniyet duymadıklarını’ belirterek, Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini kısıtlamasını beklediklerini ancak Türkiye’nin egemen bir ülke olarak alacağı kararlara saygı duyacaklarını söylemesi, Türkiye’ye karşı benzer taleplerin yakında daha da yükseleceğini gösteriyor.

Biden yönetiminin attığı yeni adımlarda resmi ve kurumsal kanalları, dışişleri, savunma, ticaret bakanlığı yöneticilerini devreye sokması, Biden’ın CB Erdoğan ile doğrudan diyaloga girmemesi, geçen ay yapılan NATO zirvesinde ikili görüşme randevusunun gerçekleşmemesi, kanımca Biden’ın CB Erdoğan ile mesafeli olmayı sürdüreceğinin göstergesi. NATO müttefikliği çerçevesine oturtulan yeni ilişki sürecinin ve F-16 mektubunun yanında Rus oligarklarla ilgili uyarıların eş zamanlı dile getirilmesi, dikkat çekici!

Tunus’taki gelişmeler hakkında CB Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar, bu ülkeyle yeni bir krize neden oldu. Tunus, içişlerine müdahale iddiasıyla Türkiye’yi protesto etti. Türkiye’de meclisi, yargıyı, anayasa ve yasaları, muhalefeti yok sayan CB Erdoğan’ın Tunus’ta demokrasi, parlamento, anayasa ve hukuk devleti savunucusu kesilmesi, oldukça samimiyetsiz ve çelişkili görünüyor!

İktidar, bazı ülkelerle başlattığı ‘normalleşme’ girişimleriyle, bugüne kadar uygulanan dış politikanın normal olmadığını itiraf ediyor. Bir yandan bazı ülkelerle ilişkileri normalleştirmeye gayret ediyor diğer yandan ilişkilerin normal olduğu bazı ülkelerle de ilişkileri bozacak adımlar atıyor.

✓ İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Ermenistan, Mısır gibi ülkelerle başlatılan normalleşme girişimleri olumlu işaretler verirken, gerçekte normalleşme hamlesi bugüne kadar uygulanan dış politikanın ‘anormal ve yanlış’ olduğunun itirafı.

İktidar yanlışlarından dönerek sıkışmışlıktan, yalnızlıktan kurtulmaya, yıllardır Türkiye’nin çıkarına aykırı şekilde yürütülen dış politikadan U dönüşü yapmaya çalışırken, eş zamanlı olarak zihniyette gerekli değişikliği yapamadığı için, bu kez ilişkilerin normal sürdüğü bazı ülkelerle gerilimlere, sorunlara zemin hazırlıyor.

Dış politikanın yürütülmesinde zaman zaman üç hatta dört başlı bir yapı gözlenirken, CB Erdoğan ve Dışişleri Bakanının yanı sıra, CB sözcüsü ve CB İletişim Başkanı da devreye girerek Türkiye’nin dış politikası, ikili ilişkileri, güncel ve sıcak diplomasi sorunları üzerine görüş beyan ediyor, dünya medyasına Türkiye adına bağlayıcı beyanlarda bulunuyor.

Mısır ile normalleşme müzakerelerinde yakında önemli gelişmeler yaşanacağını açıklayan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na karşılık, Tunus’ta yaşanan son gelişmeler konusunda CB Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar ve kullandığı ifadeler Tunus ile gerginliğe neden oldu.

Tunus’ta bir süredir devam eden siyasi gerginlikle hükümeti değiştiren, haklarında yolsuzluk ve rüşvet iddiaları olan bakanlar ve milletvekilleri için soruşturmalar başlatan Cumhurbaşkanı Kays Said, geçen yıl temmuz ayında çalışmalarını askıya aldığı Temsilciler Meclisi üyesi milletvekillerinin bir kısmının düzenlediği çevrimiçi meclis oturumunu “darbe girişimi” olarak nitelendirip parlamentoyu feshetti. Milletvekillerinin yarısından fazlasının katıldığı oturumda, Said'in meclisin çalışmalarını askıya alan ve dokunulmazlıkları kaldıran kararlarının iptali için sunulan bir yasa tasarısı kabul edildi. Oturumun ardından Tunus terörle mücadele birimleri, İhvan çizgisindeki El Nahda partisinin genel başkanı ve aynı zamanda Meclis Başkanlığı görevinde bulunan ana muhalefet lideri Raşid Gannuşi ve diğer milletvekillerini ifadeye çağırdı. Kays Said’in bu adımları bazı kesimlerin tepkisine ve protestolara yol açtı. Baştan beri Said’e destek veren Tunus’un en büyük demokratik kitle örgütü ve etkili kurumlardan 1 milyon üyeli İşçi Sendikaları Konfederasyonu da siyasilerin yolsuzluklarının ortaya çıkartılmasını ve bir an evvel ülkede seçime gidilmesini istedi.

CB Erdoğan, Kays Said’in parlamentoyu feshetme kararı üzerine yaptığı açıklamada Tunus Cumhurbaşkanını sert ifadelerle eleştirerek demokrasi, hukuk, anayasa ve yasalara uyma, en kısa sürede seçime gitme çağrısı yaptı. CB Erdoğan, Tunus'taki gelişmeleri demokrasinin lekelenmesi olarak gördüğünü, seçilmişlerin bulunduğu Meclis'in feshi, Tunus'un geleceği açısından düşündürücü olduğunu belirtti.

Türkiye’de milletin seçilmiş vekillerinin temsil edildiği meclisi devre dışı bırakan, ülkeyi gece yarısı çıkarttığı CB kararlarıyla yöneten, TBMM’de muhalefetin söz hakkını kısıtlayan, muhalefetin gündeme getirdiği her öneriyi, yasa teklifini, araştırma taleplerini reddeden, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını tanımadığını ilan eden bir iktidarı tek başına sürdüren CB Erdoğan’ın, Tunus’ta demokrasiyi, parlamentoyu, halk iradesini sahiplenmesi, demokratik meşruiyeti gündeme getirmesi ne kadar ciddi ve samimi?

Tunus halkının iradesine darbe eleştirisinde bulunan CB Erdoğan,

Seçilmiş belediye başkanlarının yetkilerini ellerinden almak, icraatlarını engellemek için CB kararlarıyla seçilmişlerin yetkilerini atanmış bakanlarına aktarıp, seçilmiş bakanları atanmış bakanlar eliyle görevden alıp yerlerine kayyum atamadı mı?

Cumhurbaşkanı seçiminde itiraz edip mühürsüz oyları geçerli saydıran, İstanbul seçimlerinde aynı zarftan çıkan dört oydan üçünü geçerli birini geçersiz saydırmak için itiraz edip seçmen iradesine darbe yaparak seçim tekrarlatan AK Parti’nin Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?

Ana Muhalefet Liderinin kendisi hakkında konuşmasına karşı mahkemeden tedbir kararı çıkartan, hapisle cezalandırılmasını isteyen kim?

CB Erdoğan keşke Tunus için söylediklerinin, talep ettiklerinin, demokrasi ve halk iradesine, meclise saygı, seçilmişlerle atanmışlar konusundaki ifadelerinin milyonda birini kendi ülkesi ve halkı için söylese ve yapsa!

Demokrasiyi menzile varınca inilecek bir tramvay olarak gören bu siyasi zihniyet Tunus’a demokrasi dersi vermeye çalışarak kendi ülkesindeki otokrat tavrının üzerini örtemez.

O yüzden kimse de ciddiye almaz.

Tunus Dışişleri Bakanlığı, CB Erdoğan’ın ifadelerini “Tunus’un iç işlerine ve egemenliğine kabul edilemez bir müdahale” diye nitelendirerek Türkiye’yi protesto ettiklerini açıkladı.

Tunus Dışişleri Bakanı Osman Cerendi, resmi twitter hesabından yaptığı açıklamada, konuyla ilgili olarak Türk mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu'yla bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini, Türkiye'nin Tunus Büyükelçisi Çağlar Fahri Çakıralp'ın bakanlığa çağrılarak kendisine verilen notada CB Erdoğan'ın yorumlarının Tunus tarafından reddedildiğinin bildirildiğini paylaştı.

Şeriatla yönetilen Suudi Arabistan ile normalleşmek, para ve kredi sağlamak için Gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinin dava dosyasını cinayetin faillerine devretme kararı alan iktidarın, Tunus’ta demokrasiye, seçilmişlere ve halk iradesine saygı çağrısı yapması, inandırıcı değildir. Gayriciddi ve samimiyetsizdir.  İhvancı-İslamcı El Nahda Lideri Raşid Gannuşi’ye siyasi destek gösterisinden ibarettir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Dışişlerini Bakanlığını yok sayan ve zora sokan bu tavrı, dış politikada ve TürkiyeTunus ilişkilerinde yeni bir gerginliğin kapısını aralayacaktır!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.