Bu haber kez okundu.

Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/3 Nisan 2022

ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ 0 NİSAN 2022 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

İÇ POLİTİKA

İktidar ittifakının hazırladığı Spor Kulüpleri ve Spor Federasyonları Kanunu Teklifinin amacı, sporu siyasetin kontrolüne alarak, kulüplerde ve yönetimlerde hukuksuz tasfiyeleri hayata geçirmek, kulüplere el koymak ya da kapatmaktır!

Akaryakıt zamlarından sonra şehirlerarası otobüs seyahati bile lüks olurken, gençlere uçakla yurt dışına seyahat etmeyi önermek, milyonlarca gençle alay etmektir!

EKONOMİ

Şubat ayında gıda maddelerinde KDV’yi yüzde 8’den 1’e düşürüp 7 puan indirim yapan iktidar, ete-şekere-una 10 kata varan zamlar yaparak indirimi sıfırladı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nas ve inatla “faiz indirimi” kararı sayesinde bankalar faiz kârlarını iki ayda yüzde 323 arttırdı!

Türkiye, saatlik 3,7 Euro ile Avrupa’da en ucuz işgücü ülkesi, ucuz emek cenneti haline geldi!

Kur Korumalı Vadeli TL Mevduat (KKM) hesaplarının yabancı şahıs ve şirketlere de açılması Rus oligarklara kapı aralamaktır. Bunun sonucunda Türkiye’nin Gri Liste’den Kara Liste’ye alınması ihtimali yüksektir!

Şeker fabrikalarının peş peşe özelleştirilmesi, şeker pancarı üretimine kota getirilerek üreticinin mağdur edilip üretimden koparılması, pancar üretimini geriletti. Türkiye’de iktidar eliyle “Şeker Krizi” yaratıldı!

Yüksek enflasyon ve hayat pahalılığının tek sorumlusu iktidardır. Yıllardır TL’yi değersizleştiren para politikaları ile bu zemini hazırlayanlar şimdi 40 günlük savaşa sığınıyorlar! 

DIŞ POLİTİKA

Rusya-Ukrayna savaşı devam ederken yakın gelecekte barış ve ateşkes umudu zor görünüyor. ABD ve AB’nin ortaya attıkları “Ukrayna’da demokrasiyi savunmak için savaş” tezi, gerçeklik ve samimiyetten uzaktır!

Gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti davasının Suudi Arabistan’a nakledilmesi girişimi, iktidarın dış politikadaki makas değişikliğinin son örneğidir. Bağımsız yargının dış politikada taviz malzemesi yapılması yanlıştır!

1.İktidar ittifakının hazırladığı “Spor Kulüpleri ve Spor Federasyonları Kanunu Teklifi” ülke sporunun ve kulüplerin içinde bulunduğu sorunları çözmekten uzak, cezacı ve tehditkâr bir zihniyetin ürünüdür. Fair Play ruhunu yok eden, diktacı anlayışı spora hâkim kılmayı öngören bu yasa teklifinin amacı, sporu siyasetin kontrolüne alarak, kulüplerde ve yönetimlerde sorgusuz-hukuksuz tasfiyeleri hayata geçirmek, kulüplere el koymak ya da istemediklerini kapatmaktır!

Spora, sanata siyaset bulaştırılmaması yönündeki tüm çağrılarımıza rağmen getirilen bu teklifle spor siyasetin göbeğine sürüklenirken, olağanüstü yetkilerle donatılan Gençlik ve Spor Bakanına adeta ‘sporun diktatörü, tek adamı’ statüsü verilmektedir. İktidar ittifakı bu teklifi ‘Sporda devrim’ söylemiyle ambalajlamaya çalışarak yasalaştırmak istiyor. 

Halen spor kulüplerinin dernek statüsünde olmaları nedeniyle içinde bulundukları ağır borçlardan ötürü kimsenin sorumlu tutulamadığı, yönetimlerin kulüpleri borçlandırıp bırakıp gittikleri durumlara çözüm getiremeyen düzenleme kulüplerin anonim şirket olmasını ve dernek statüsüne son verilmesini öngörmesine karşın pek çok maddesinde hâlâ dernekler yasasına atıfta bulunuluyor.

Yasa teklifinde kulüplere denk bütçe zorunluluğu getirilirken aksi halde kulüp başkanlarına ve yönetimlerine ağır cezalar, parasal yükümlülükler ve yaptırımlar getiriliyor. Kulüplere ve spor federasyonlarına bir önceki yıl bütçesinin azami yüzde 10’u kadar borçlanma yetkisi getiren mali yükümlülüklere aykırılık durumunda kulüp başkan ve yöneticileri, federasyon başkan ve yöneticileri için 1-3 yıl hapis cezası yer alıyor. Kulüplerin borçlarından ve zararlarından yönetimlerin yanı sıra sportif direktörlerin ve menajerlerin de sorumlu olmaları öngörülüyor.

Kulüplere ve federasyonlara getirilen ‘denk bütçe’ zorunluluğu, borçlanma kısıtlaması ve aksi durumda ağır para ve hapis cezaları, ülke sporunun yanı sıra ülke ekonomisinin gerçeklerinden, bilimsellikten uzak bir düzenleme. İktidar daha kendisi her yıl hazırladığı bütçeyi denkleştiremiyor. Üç ayda tüm bütçe hedefleri sapıyor, açık hedefi katlanıyor. Türkiye Varlık Fonu’ndaki (TVF) hangi kamu kuruluşunun, kamu bankasının bütçesi, bilançosu denk? 

Kaldı ki ülke ekonomisindeki, kurlardaki istikrarsızlığın temelinde iktidarın yanlış ekonomi politikaları yatıyor. Bundan kulüplerde etkileniyor. Kulüplerin borçlanma, stat gişe gelirleri ve naklen yayın gelirleri dışında geliri yok. Hepsinin gideri gelirinden fazla. Bu şartlarda denk bütçe mecburiyeti ve hapis cezası tüm kulüp yönetimlerinin cezaevine girmesiyle sonuçlanır. Dört büyük kulübün 15,5 milyarı bulan ve kulüplerin halen toplamda 30 milyar liraya ulaşan borçları için alternatif çözümler ve yöntemler teklifte yok. 

Yasa teklifinde kulüplerle ya da yöneticilerle ilgili olarak haklarında ortaya atılan iddialar ya da soruşturma, kovuşturma açılması gerekçesiyle İçişleri Bakanlığına ve illerde yerel yetkililere spor kulübünü kapatmaya, yönetimine el koymaya kadar varan yetkiler verilmesi, bir hukuk devletinde kabul edilemez. Bu yetkilerle İçişleri ya da Spor Bakanı veya bir ilin valisi dilediği takdirde bahane üreterek bir kulübe kayyum atayabilecek, yönetime el koyabilecek hatta kulübü kapatabilecek. Böylesine sınırsız yetkiler spora kaos ve kargaşa getirir. Sporu siyasallaştırır. 

Ayrıca Gençlik ve Spor Bakanına tanınan hukuksuz yetkiler, özerk olması gereken federasyonlar üzerinde her türlü baskının kurulmasına, siyasi tehdit ve telkinlere kolaylıkla zemin hazırlamaya olanak verecek düzenlemelerdir. Bakan gerekçe göstermeden, hukuki bir karar ya da dayanak olmadan federasyon genel kurullarını iptal etmeye, tek başına alacağı kararla genel kurulları yenilemeye, federasyon yönetimlerini ve başkanları görevden almaya, federasyon tahkim kurullarını tek başına atama ve görevden almaya yetkili olacak. Bakanın federasyonlar üzerinde böylesine mutlak, itiraz yolları kapalı, tek taraflı bir sınırsız yetkiye sahip olması aynı zamanda siyasi iktidarın Türk sporu üzerinde etkisinin artmasına zemin hazırlayacaktır. Hukuk ve disiplin kurullarının, tahkim kurullarının atama ve görevden alma yetkisinin Bakanlığa verilmesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarına da aykırıdır ve AİHM’ye federasyonlar ve kulüpler tarafından açılacak davalarda Türkiye’nin mahkûmiyetine yol açacaktır.

Kanun teklifinin 14’üncü maddesinde spor federasyonlarının, belirli liglerde yer alabilmek için kulüplere ‘spor anonim şirketi statüsünde olma ve en az 1 milyon TL sermaye zorunluluğu getirebilir’ ifadesi yer alıyor. 

Kanımca bu madde istenmeyen kulüplerin engellenmesine, liglerde yer almasının önlenmesine yol açabilecek bir düzenleme ve sinsi bir amaçla yasa teklifine konulmuş. 

Örneğin TFF bu maddeye dayanarak spor A.Ş tüzel kişiliğine sahip olmayan ya da en az 1 milyon TL ödenmiş sermayesi bulunmayan kulüplere süper ligde mücadele yasağı getirebilir. Federasyonlara verilen bu yetki sporda demokratik sürece aykırı olduğu gibi örgütlenme, teşebbüs, maddi özerklik vb. haklara da müdahaledir.

Federasyon yönetim kurullarında en az iki eski milli sporcunun görevlendirilmesi zorunluluğu da demokratik seçim, özerk federasyon ve genel kurul ilkesine aykırı bir zorlama maddesidir. Yöneticilik için gerekli, yeterli deneyimi, birikimi olmayan kişilerin sırf eski milli sporcu diye federasyon yönetimlerinde zorla görevlendirilmesi mecburiyeti, aynı zamanda seçimle iş başına gelmiş federasyon yönetiminin iradesine müdahaledir. 

Bir federasyon başkanı ve seçilmiş yönetim kurulu birlikte çalışmak istemese de en az iki yönetim kurulu üyesini zoraki görevlendirmeye mecbur ediliyor.

İktidar her zaman yaptığı gibi sporun, federasyonların, kulüplerin ağır yapısalyönetsel sorunlarını çözmek, mali sıkıntılara, sorunlara çözüm üretmek yerine, yine günü kurtarmaya dönük, baştan sona cezalarla, yaptırımlarla, hapisle tehdit ve korkutma amaçlı bir yasa teklifiyle karşımızda. CHP; Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu'nda kabul edilen kanun teklifindeki 18 maddeye şerh koydu. Kanun teklifi, koyulan şerhlerle birlikte TBMM Genel Kurulu'nda görüşüldükten sonra milletvekillerinin oyuna sunulacak.

Bu düzenlemeler ve yetkiler sporun tamamıyla siyasal iktidarın kontrolüne, baskılarına terk edilmesi, tek kişinin, spor bakanının keyfi yönetimine bırakılması demektir. Böyle bir spor yasası, federasyon ve kulüpler düzenlemesi olmaz. Dünyada bunun örneği yok. 

2.Gençlere fırsat buldukça bol bol yurt dışına seyahat etmelerini, yanlarında mutlaka okumak için basılı kitap bulundurmalarını tavsiye eden CB Erdoğan, gençlerin sorunlarından bihaber olduğunu gösterdi. Akaryakıt zamlarından sonra şehirlerarası otobüs seyahati bile lüks olurken, gençlere uçakla yurt dışına seyahat etmeyi önermek, milyonlarca gençle alay etmektir!

Bu tavsiyeler gençler için doğru ve onları birlikteliklere hazırlayacak, yaşam deneyimlerini, kişisel görgülerini kültürlerini artırmalarını sağlayacak öneriler. Ancak bir ülke yöneticisi, her söylediğinin gerçekliğini, olabilirliğini düşünmek zorundadır. Geçen hafta üniversite öğrencileri okul yemekhanesinde 3,5 TL olan tabldot ücretinin 6 TL olmasıyla yemek ücretini ödeyemedikleri için gösteri yapıyorsa CB Erdoğan’ın bu tavsiyeleri o gençlere ‘ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin’ demekle eş değerdir.

Ülkede 15-24 yaş arası genç işsizliğin yüzde 26’ya yükseldiği, 2 milyona yakın üniversite mezununun işsiz olduğu bir ortamda milyonlarca genç kamuoyu araştırmalarında ‘ev gençleri’ olarak tasnif ediliyorsa, anne-babasının vereceği harçlığı almaktan utanıyorsa, onlara bol seyahat etmelerini, yurt dışına gitmelerini, tavsiye etmek gençlerle alay etmektir. İnternet ve dijital mecralarda vakit geçirmelerinin yanı sıra kitap okumalarını önermek söylemde doğru gibi görünse de CB Erdoğan’ın kendisine bağladığı Türk Telekom’un internet ücretine yüzde 67 zam yapılması ve tepkiler yükselince zammın 2 ay ertelenmesi gerçeği ortada. Çoğu evde ödenemeyen internet, elektrik faturaları söz konusu. İki ay ertelenen zamdan sonra bu faturalar daha da katlanacak.

Art arda yapılan akaryakıt zamlarıyla şehirlerarası otobüs biletleri 400-500 TL’ye çıkarken, kendi ülkesinde seyahat etmesi olanaksız hale gelen gençlere yurt dışına seyahat tavsiyesinde bulunmak, ülke gençlerinin içinde bulunduğu koşullar konusunda CB Erdoğan’ın ve başında bulunduğu iktidarın gerçeklerden koptuğunun, olan bitenden bihaber olduğunun kanıtıdır!

İktidara geldiğinde doğan gençlerin şu anda 20 yaşında olduğunu, bu gençlerin 20 yıldır kendi yönetimi altında büyüdüklerini düşünüp neden gençlerin kendisine bu kadar tepkili olduğunu sorgulasa, nerede yanlış yaptığını çözmeye çalışsa kanımca çok daha doğru bir yaklaşım sergilemiş olur. 

3.Nisan ayının ilk gününden itibaren peş peşe elektrik, doğalgaz, et, şeker, un zamları ‘müjde’ gibi yürürlüğe konuldu. Şubatta gıda maddelerinde KDV’yi yüzde 8’den 1’e düşürüp 7 puan indirim yapan iktidar, ardından ete-şekere-una bu indirimin 10 katına varan zamlar yaparak indirimi sıfırladı. 

Yılbaşında meskenlerde kullanılan doğalgaza yüzde 25, elektriğe yüzde 50-yüzde 127 arasında zam yapan iktidar üç ay sonra konutlarda kullanılan doğalgaza yüzde 35 zam daha yaptı. 1 Nisan’dan itibaren uygulamaya giren zamlarla meskenlerin dışında sanayide ve elektrik üretiminde kullanılan doğalgaz fiyatına da yüzde 44,30 ile yüzde 50 oranında zam yapıldı. 

✓ Elektrik üretiminde ve sanayide kullanılan doğalgaza yapılan bu zamlar bir süre sonra elektrik fiyatlarının ve sanayide yapılan üretimin de zamlanması, fiyat artışlarıyla enflasyonun daha da yükselmesi demek.

CB Erdoğan, enflasyon ve hayat pahalılığının ‘geçici’ olduğunu, kimseyi enflasyona ezdirmeyeceklerini belirterek herkesten sabretmesini istiyor. Ramazan’da vatandaşa ucuz et, kıyma, kuşbaşı yedirmek için Tarım ve Orman Bakanına talimat verdiğini söylerken, iktidarın emrindeki ESK bir hafta içinde kıyma ve kuşbaşı et fiyatlarına önce yüzde 48, ardından yüzde 10 zam yaptı.

Şeker marketlerde, bakkallarda karaborsaya düşerken, CB Erdoğan iktidar emrindeki Türk Şeker’in ucuz şeker teminiyle piyasada fiyatları dengelediğini söylemesinin üzerinden 24 saat geçmeden Türk Şeker fiyatlarına yüzde 31 zam yapıldı. 

Ramazan pidesi pek çok ilde 7,5-10 TL’den satılıyor. TMO’nun un fiyatlarına yüzde 22 zam yapmasıyla birlikte yakında un, ekmek, makarna başta olmak üzere tüm unlu gıdaların, mamullerin fiyatlarında yeni artışlar olacak. Şubat ayında et, süt, yumurta, un vb. temel gıda maddelerinde KDV oranını yüzde 8’den yüzde 1’e düşürdüler. 

Ardından KDV indirimleri etiketlere yansımazsa ağır para cezaları kesme tehdidinde bulundular. Ancak zaten pek çok gıda maddesinin fiyatı aylardır çok yüksek oranlarda zamlandığı için bu KDV indirimlerinin hiçbir etkisi olmadığı gibi şubat ayında yıllık enflasyon yüzde 54,4’e yükseldi!

KDV indirimi yaptıktan sonra ete bir haftada toplam yüzde 58, şekere yüzde 31, unluk-ekmeklik buğdaya yüzde 22 zam yapan iktidarın kendisi. Önce temel gıdada KDV’yi 7 puan indirip ardından 10 katına varan zam yapmak; iş bilmezlik, çaresizlik ve halkla alay etmektir. 

4.Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nas ve inatla “faiz indirimi” kararı sayesinde bankalar faiz kârlarını iki ayda yüzde 323 artırdı. 2021’in Ocak-Şubat döneminde 9,2 milyar TL olan kârları bu yılın aynı döneminde 38,9 milyar TL’ye yükseldi. Merkez Bankası’nın (MB) yüzde 14 faizle fonladığı bankalar bu kaynağı iki kata varan faizlerle kullandırarak rekor kâr elde etmeye devam ediyor. 

2021’in ocak ve şubat aylarında yüzde 17 olan, mart ayında yüzde 19’a yükseltilen MB politika faizinin eylül ayından itibaren CB Erdoğan’ın siyasi talimatı, nas söylemi ve ekonomik gerçeklerden kopuk politikalarla yüzde 14’e kadar indirildi. MB’nin bağımsızlığı yok edildiği gibi, ortada bir para politikası da kalmadı. MB yasasının öngördüğü öncelikle fiyat istikrarının sağlanması ve enflasyonla mücadele görevi terk edildi. MB-Para Politikası Kurulu (PPK) CB Erdoğan’ın ‘Faiz sebep, enflasyon neticedir’ tezine gerekçe üretmekle görevli bir konuma getirilerek, bu tez doğrultusunda metinler yazarak açıklayan bir kukla kurula dönüştürüldü.

20 yıl önce 3Y (Yasaklar-Yoksulluk-Yolsuzlukla mücadele) vaadiyle iktidar olan CB Erdoğan ve AK Parti gelinen aşamada ülke ekonomisini 4Y (Yüksek enflasyon-kurfaiz-risk) yanlışıyla batma noktasına sürükledi. 

Enflasyon yükselirken, ekonominin bilimsel gerçeklerini göz ardı ederek faizi zorla indirmenin sonucunda tam aksine;

Yüksek Enflasyon: 2021 Eylül ayında yüzde 19 olan yıllık enflasyon şubatta yüzde 54,4’e yükselirken, muhtemelen 4 Nisan’da açıklanacak mart ayı verisiyle yüzde 60’a yükselecek.

Yüksek Kur: Dolar/TL 8’den 14,50’ye yükseldi. 

Yüksek Faiz: Hazinenin yurt içi borçlanma faizi yüzde 26’ya yurt dışı borçlanmasında dolar faizi yüzde 8,6’ya yükseldi. 

Yüksek Risk: Türkiye’nin risk primi (CDS) eylül ayındaki 350 puan seviyesinden şu anda 620’ye yükseldi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) şubat ayı bankacılık sektörü rakamları, bankaların kârının bu yılın ilk iki ayında geçen yılın aynı döneminde göre yüzde 323 arttığını gösteriyor. Geçen yılın ocak-şubat döneminde bankacılık sektörünün kâr toplamı iki ayda 9 milyar 223 milyon TL iken bu yıl 38 milyar 999 milyon TL’ye yükseldi.

Bir yandan faize karşı olduğunu söyleyerek MB politika faizini yüzde 19’dan yüzde 14’e düşüren CB Erdoğan diğer yandan bankaların faiz gelirleriyle kârlarının yüzde 323 artmasına olanak sağlayarak, bankacılık sektörüne faiz kazancı akıtıyor.

MB’nin yüzde 14 faizle fonladığı bankacılık sektörü bu kaynakları yüzde 26 faizle hazineye borç vererek, yüzde 26-30 faizle ticari kredi olarak kullandırarak CB Erdoğan sayesinde bugüne kadar görmediği faiz kazançları elde ediyor. BDDK rakamlarına da yansıyan bu veriler CB Erdoğan’ın faiz tezinin ve MB’ye uygulattığı faiz politikasının kime hizmet ettiğini somut şekilde ortaya koyuyor.

Bu politikanın sürdürülmesi ve MB’nin bankacılık sektörünü resmi enflasyonun dörtte bir düzeyinde bir faizle fonlamaya devam etmesi durumunda 2022 sonunda bankacılık sektörünün kârının tüm zamanların en yüksek düzeyine ulaşması, Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırması sürpriz olmayacaktır!

5.Türkiye, saatlik 3,7 Euro ile Avrupa’da en ucuz işgücü ülkesi, ucuz emek cenneti haline geldi. Asgari ücrete yüzde 50 zam yapmakla övünen iktidarın uyguladığı yeni ekonomik modeli neden ilk başta ‘Çin Modeli’ olarak adlandırdığı ve tepkiler üzerine Türkiye modeline döndüğü böylece daha iyi anlaşılıyor. Eurostat tarafından açıklanan karşılaştırmalı işgücü maliyetlerine ilişkin son rakamlar, “en ucuz” işgücünün Türkiye’de olduğunu gösteriyor!

Eurostat’ın 2020 verileri AB ülkelerinde saatlik ortalama işgücü maliyeti 28,6 Euro olurken, Türkiye’de AB ortalamasının yedide biri düzeyinde ve saatlik 3,7 Euro. 2016’da Türkiye, 6,6 puroluk saatlik ücret ile yine sonlarda yer almasına karşılık aradan geçen dört yılda daha da geriye gitmiş, yüzde 50’ye yaklaşan bir düşüşle saatlik işgücü maliyeti 3,7 Euro’ya inmiş! Eurostat’ın hesaplamasında TÜİK’in 2020 yılı saatlik işgücü maliyeti 29,8 TL idi. Merkez Bankası’nın 2020 yılı ortalama Euro kuru 8,03 TL idi. Euro bazında 3,7’ye inen saatlik işgücü maliyeti AB ortalamasının ve AB üyesi olmayan Sırbistan gibi ülkelerin bile yarısı düzeyinde. Türkiye, AB üyesi ve üye olmayan 30 Avrupa ülkesi sıralamasında en sonda yer alırken; Sırbistan 6,2, Bulgaristan 6,5 ve Romanya 8,2 Euro ile Türkiye’nin üzerinde. Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nde saatlik işgücü maliyeti 17,3 Euro ile Türkiye’nin yaklaşık 5 katı.

Eurostat 2020 yılı işgücü maliyeti sıralamasının en başında saatlik 47,3 Euro ücret ile Norveç yer alıyor. Bazı AB üyesi ülkelerde ise saatlik işgücü maliyet ücretleri;

Belçika’da 41,1 Euro, Hollanda’da 37,4 Euro, Fransa’da 37,4 Euro, Almanya’da 36,7 Euro, Yunanistan’da 16,9 Euro, Hırvatistan’da 10,8 Euro ve Macaristan’da 9,9 Euro. TÜİK ve Eurostat verileriyle 2016-2020 arasında Türkiye’de saatlik işgücü maliyeti TL olarak yüzde 35 artmasına karşılık Euro olarak yüzde 44 gerilemiş.

Kurlardaki oynaklık ve TL’deki olağanüstü değer kaybı nedeniyle Eurostat’ın 2021 işgücü maliyet sıralamasında Türkiye yer almıyor. AB ortalaması 2021’de 29,1 Euro olurken, saat başı 51,1 Euro ile Norveç yine ilk sırada. 

İktidar asgari ücreti yüzde 50 zamla 4250 TL’ye çıkartmakla övünürken daha üç ayda yüzde 54,4’e ulaşan enflasyon karşısında hızla eriyen yeni asgari ücretin geldiği nokta ortada. Bir hafta önce asgari ücreti yeniden ele alacaklarını işçiyi, çalışanları enflasyona ezdirmeyeceklerini söyleyen CB Erdoğan, bir haftada 180 derecelik dönüşle ‘yapmayacağı veya yapamayacağı şeyler söyleyerek halkı aldatmanın doğru olmadığını’ asgari ücretin yılsonunda komisyonda tespit edileceğini söyledi.

✓ Hem Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı hem de CB Erdoğan bahane olarak yasayı gerekçe gösteriyorlar. Oysa bir gecede istedikleri yasa değişikliklerini torba yasayla TBMM’den geçirme imkanına sahipler. 

Gerek TÜİK’in gerekse Eurostat’ın rakamları iktidarın ekonomik modelinin yegâne amacının ve hedefinin çalışanları kölelik ücretlerine razı etmek olduğunu apaçık ortaya koyuyor.

AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılında ağır ekonomik krize rağmen Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 3688 dolar ile 1,4 milyar nüfuslu ucuz işgücü avantajını kullanan Çin’in 1149 dolarlık kişi başı milli gelirinin üç katından fazlaydı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilen 2018 yılından bu yana her alanda olduğu gibi ekonomide de hızla gerileyen Türkiye, Çin’in de gerisinde kaldı. 2020 yılında Çin kişi başı milli gelirini 10 bin 500 dolara yükseltirken, Türkiye 8538 dolar düzeyinde kaldı. Bu rakamlar AK Parti iktidarlarıyla Türkiye’de işgücünün Çin’den de ucuz hale getirildiğini ve hızla yoksullaşıldığını gösteriyor.

TÜİK’in açıkladığı büyüme ve GSYH verileri de milli gelirden ücretlilerinçalışanların payının kesintisiz şekilde azaldığını sergileyerek Eurostat’ın verilerini teyit ediyor. Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay 2019 yılında yüzde 31,4 iken, 2020 yılında yüzde 29,4’e 2021’de ise yüzde 27’ye gerileyerek işgücünün yoksullaştığını, refahtan aldığı payın azaldığını ortaya koyuyor.

6.Kur Korumalı Vadeli TL Mevduat (KKM) hesaplarında 25 Mart itibarıyla toplam tutar 610 milyar liraya ulaştı. Yapılan son tebliğ değişikliğiyle, yurt dışı yerleşik yabancı kişiler ve yabancı şirketlere de KKM sistemine katılma olanağı getirildi. Bu çerçevede Rus oligarkların Türkiye’ye yöneldikleri bilinmektedir.  Ancak OECD Mali Eylem Gücü’nün (FATF) gri listesine alınan Türkiye açısından hazine güvencesiyle yaptırımları delme girişimi çok yüksek bedellere yol açabilir!

KKM uygulamasının kapsamını ilk günden itibaren sürekli genişleten iktidar 24 Mart’ta yaptığı son tebliğ değişikliğiyle, yabancı kişilere ve yabancı şirketlere de halkın vergileriyle hazine ve MB güvencesi, kazanç garantisi vermeye yöneldi. Yurtdışı yerleşik gerçek ve tüzel kişilere sağlanan bu fırsat ve olanağın hedefi, iktidar tarafından doğrudan ifade edilmese de yüz milyarlarca dolarlık servete sahip Rus oligarklar!

ABD ve AB’nin yaptırım kararı aldığı, bir kısmının yatlarına, uçaklarına el konulan, bazılarının ABD ve Avrupa Bankalarındaki hesapları bloke edilen Rus iş adamlarının arayış içinde oldukları biliniyor. Bu oligarklar arasında en tanınmışlardan birisi milyarlarca dolar değerindeki yatlarını İngiltere ve Avrupa limanlarından Türkiye karasularına getirerek Bodrum ve Marmaris’te demirledi. İstanbul’daki RusyaUkrayna müzakerelerine de gayrı resmi olarak Rus heyetiyle birlikte katılan, Putin’e çok yakın olduğu belirtilen bu kişinin servetini Türkiye’ye transfer edeceği, Türkiye’de yatırımlara girişeceği iktidara yakın medyada yer alıyor. Diğer Rus oligarkların da İstanbul ve Türkiye’ye yöneldikleri kaydediliyor.

Türkiye her ne kadar AB ve ABD’nin Rusya’ya karşı aldığı yaptırım kararlarını uygulamayacağını ilan etse de özellikle kara para ve kayıt dışı varlıkları iddiasıyla yaptırım listesine alınan oligarklarla ilgili süreçte bu kez Türkiye’ye karşı yaptırımlar söz konusu olabilir.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Rus oligarkların Türkiye’ye gelebileceklerini yasalara uygun davranmaları koşuluyla her Rus vatandaşının Türkiye’de olabileceğini belirtiyor. Anlaşılan Merkez Bankası KKM tebliğinde yapılan son düzenleme bu olasılığa karşı yasal bir kılıf oluşturmayı amaçlıyor. Kendilerinin ve şirketlerinin dövizlerini, altın vb. kıymetli maden hesaplarıyla varlıklarını Türk bankalarına taşımaları halinde faiz ve kur farkı getirisinin garanti edilmesi kanımca sadece işin görünen yüzü. İktidar, 130-150 milyar dolar arasında servetlerinin olduğu kaydedilen bu kişilerin ve sahip oldukları şirketlerin bu dövizleri Türkiye’ye park etmesini sağlamak amacıyla hazine ve MB güvencesi sunuyor. Son resmi rakamlara göre 25 Mart itibarıyla 610 milyar TL olduğu açıklanan KKM hesaplarındaki tutar için uygulamanın başladığı 21 Aralık’tan bu yana ilk üç aylık vadeler doldu. 

KKM’nin ilk başladığı günde 11,60 TL olan dolar kurunun ilk üç aylık vade bitiminde 14,50-14,80 TL olduğu göz önünde tutularak yapılan hesaplamalarda hesap sahiplerine üç aylık dönemde yapılan kur farkı ödemesinin tutarı 14 milyar TL olarak hesaplanıyor. Hazinenin sadece üç aylık dönemde ödemek zorunda kaldığı bu tutarın, kurların hareketlenmesi durumunda daha da artacağı açık. Bu hesaplara ödenen faiz ve kur farkından stopaj vergisi kesilmeyeceği yürürlüğe konulan tebliğde yer alıyor. Bankada hesabı, parası, döviz olmayan milyonlarca kişinin ödediği vergilerle Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın sayısını 1 milyon olarak açıkladığı KKM hesap sahiplerinin kazançları garantili şekilde ödendiği gibi kendilerinden bir kuruş vergi dahi alınmıyor. Böylesine adaletsiz ve hukuksuz bir sistemle rezerv toparlamayı amaçlayan iktidar, şimdi bu adaletsizliği yabancıları da kapsayacak şekilde genişleterek, 85 milyon için harcanması gereken kaynakları yabancı ülke vatandaşlarının hesaplarına akıtıyor.

Yapılan tüm uyarılara, kara para, kayıt dışı ve kaynağı belirsiz servetlerle mücadele konusunda taahhüt edilen yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi çağrılarına rağmen bunları yerine getirmediği için OECD Mali Eylem Gücü (FATF) tarafından ‘Gri Liste’ye alınan Türkiye’nin KKM hesaplarının kapsamını yabancı şahıs ve şirketler için genişletmesi, bu kez İran ve Kuzey Kore gibi ‘Kara Listeye’ alınma ihtimalini gündeme getirecektir. 

7.Şeker fabrikalarının peş peşe özelleştirilmesi, şeker pancarı üretimine kota getirilerek üreticinin mağdur edilip üretimden koparılması, pancar üretimini geriletti. Yıllarca kırmızı et ve canlı hayvan ithaliyle yerli besiciyi tükenme noktasına getiren iktidarın uyguladığı politikalar; pek çok üründe dışa bağımlılığın, kendine yetersizliğin ve şimdi de kıtlığın zeminini hazırladı!

Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan’ın şeker fiyatları ile ilgili yaptığı açıklamalar aynı gün Türkşeker’in yaptığı yüzde 31 zam ile boşlukta kalınca medyaya servis edilen konuşmanın şekerle ilgili bölümü sansürlendi. Bir dönem üretim fazlası olan şekerde iktidarın uyguladığı özelleştirme politikaları, şeker fabrikalarının peş peşe satılarak elden çıkartılması ve şeker piyasasının kontrolünün kaybedilmesinin yanı sıra şeker pancarı üretimine kota getirilerek kısıtlamaya gidilmesi ülkeyi bu noktaya getirdi. Şeker pancarında yıllardır başarıyla uygulanan üretim planlaması ve tüketime göre üretimin, ürün fiyatının ayarlanması sistemi terk edilerek üretici özelleştirilen fabrikalarla sözleşmeli üreticiliğe ve özel sektörün fırsatçı kâr hırsına kurban edildi. Nişasta bazlı şeker üretimiyle halk sağlığı hiçe sayılarak GDO’lu kanserojen ürünler şeker piyasasında hâkim konuma getirilirken, bu ürünlerin ithaliyle de yerli üretici üretimden kopartılarak küstürüldü.

Türkiye şeker pancarı üretiminde dünyada beşinci sırada iken şimdi çok gerilere gittiği yetmezmiş gibi şeker üretiminde 13’üncülüğe geriledi. Türkiye şeker pancarı ve şekeri üretiminde diğer hiçbir üründe olmadığı kadar yüzde 100 kendi kendine yeterli konumda iken 2018’de başlatılan özelleştirmeler, pancar kotaları, sözleşmeli üretici modeliyle pancar üretimi üç yılda yüzde 20’nin üzerinde geriledi. 

Türkiye Şeker Fabrikaları (Türkşeker) 35 fabrikaya sahip iken özelleştirmeler sonrasında fabrika sayısı 15’e, piyasadaki payı yüzde 35’e geriledi. Türkşeker’in düşük fiyatla sattığı şekere rağmen piyasanın yüzde 65’i özel sektörün kontrolüne geçtiği için düzenleyici fonksiyonunu kaybetti. Son dört-beş yılda Türkşeker’in görev zararı katlanarak artarken, özel sektöre satılan fabrikalar fahiş fiyatlarla ve zamlarla kârlarını katladılar. 

Türkşeker uygulanan bu yanlış politikalarla ve özelleştirmeler sonrası 2019’da 969 milyon, 2020’de 970 milyon lira zarar etti. Muhtemelen 2021 bilançosu açıklandığında 1 milyar liranın oldukça üzerinde bir zarar açıklayacak. 

Türkiye’de şeker üretimi yapan kamu ve özel sektöre ait 33 şeker fabrikası olmasına karşılık uygulanan kota politikaları, şeker pancarı üretiminin kısıtlanması nedeniyle fabrikalar işleyecek pancar bulmakta zorlanıyor. 2020 yılında 23 milyon ton olan şeker pancarı üretimi bu politikalarla üreticinin üretimden uzaklaşması sonrasında 2021 yılında 3 milyon ton azalarak 18 milyon tona indi. Üretimdeki düşüş yüzde 20,7’ye ulaştı.

Şeker pancarında yeni hasadın eylül ayında yapılacağı göz önünde tutulduğunda, önümüzdeki 6 ay boyunca şekerde sıkıntının ve yoklukların süreceğini, ürün kıtlığı nedeniyle fiyatların sıkça zamlanacağını, şekerin iyice pahalanacağını öngörmekteyim.

Milyonlarca tonluk üretim açığının ithalatla kapatılması ise daha yüksek fiyat daha yüksek zam demek. Kurlardaki artışın yanı sıra küresel üretimdeki gerileme ve üretici ülkelerin şeker ihracatına getirdiği kısıtlamalar sonrasında Londra emtia borsasında şeker fiyatları hızla yükseldi. Ton başına 500 doların üzerine çıktı.

Türkiye’de şeker ya da şeker pancarı sorunu yok. Üretim ve fiyat sorunu var. Üreticiyi sözleşmeli olarak düşük fiyatla kendisine mecbur eden özel fabrikalar hem pancar üreticisini mağdur etti ve düşük fiyatlarla ezdi hem de bugünkü üretim yetersizliğini, üreticiyi üretimden küstürmenin yolunu açtı.

İktidarın pek çok üründe, buğdayda, hububatta, bakliyatta, otta, yemde, samanda sergilediği beceriksiz tarım ve hayvancılık politikalarının en somut ve zirvedeki örneği şeker oldu. 

Türkiye’nin dünyanın sayılı üreticileri arasında yer aldığı şeker pancarında üretim yetersizliği ve milyonlarca ton üretim açığıyla karşı karşıya kalmasının, şeker kıtlığı yaşamasının tek sorumlusu iktidarın yanlış, plansız, öngörüsüz hesapsız üretim, fiyat, özelleştirme politikalarıdır.

Şeker ve şeker pancarı konusunda da bir kez daha görüldü ki en başta korunması, desteklenmesi gereken üreticidir. Üretici üretmeyince, küstürülünce, alın terinin karşılığı verilmeyince milyonlarca ton kapasiteli şeker fabrikaları işleyecek ürün, pancar bulamıyor. Yine bir kez daha görüldü ki, üreticiye verilecek fiyat, ürün hasadından sonra değil, ürün ekilmeden önce açıklanmalı ve ödenmelidir.

8.İktidar, yüksek enflasyon ve zamların Rusya-Ukrayna savaşından, dünyada petrol ve doğalgaz fiyatlarının artmasından kaynaklandığını öne sürerek akaryakıtta artık gündelik yapılan artışların gerekçesini buna dayandırıyor. Oysa yegâne sorun, uygulanan para, kur, faiz politikalarının yanlışlığı sonucunda, TL’nin değer kaybıdır! İktidar, Türk lirasını pula çeviren yanlış ekonomi politikalarının suçunu kimseye atmasın!

Uygulanan yanlış ve sürdürülemez ekonomi politikaları, en büyük hasarı TL’ye ve halkın alım gücüne verdi. İktidarın düşük faiz ısrarıyla başlatılan para, döviz, faiz, kur politikaları lirayı aşırı değersizleştirirken alım gücünü yok ettiği için enflasyon ve pahalılığın da temel etkeni oldu.

CB Erdoğan 1915 Çanakkale Köprüsü’nde 15 Euro + KDV olarak açıklanan geçiş ücretini indirimli olarak 200 ‘liracık’ şeklinde ifade ederken, Türkiye’de halen tedavüldeki en büyük banknotun 200 TL olduğunu unutmuş görünüyor.

Şubat ayında dış ticaret açığının yüzde 135 artmasının gerisinde de aynı yanlışlar var. Son dönemde elektrik, doğalgaz başta olmak üzere akaryakıt fiyatlarında artık 24 saatte bir yapılan zamların nedeninin Rusya-Ukrayna savaşı olduğu söylemine sarılan CB Erdoğan ve iktidar sözcüleri burada da halka yalan söylüyorlar.

Savaş nedeniyle küresel petrol ve doğalgaz fiyatları, enerji fiyatları arttı ancak Türkiye’deki artış diğer ülkelerdeki artışın kat kat üzerinde. CB Erdoğan akaryakıt zamlarının zorunlu olarak yapıldığını, tüm dünyada tablonun böyle olduğunu öne sürüyor. 

Oysa gerçek tamamıyla farklı. 

Pek çok ürünün, mal ve hizmetin fiyatının fahiş şekilde sürekli artmasının ve bunun da enflasyonu yukarı çekmesinin ardında TL’yi değersizleştiren yanlış ve öngörüsüz para politikaları yatıyor.

Özellikle son beş yılda petrol fiyatları varil başına ortalama 50 dolara kadar gerilerken, COVİD19 salgını sonrasında tüm dünyadaki kapanmalar, üretime ara vermeler ve enerji talebinin sert gerilemesi sonucunda petrolün varili 20 dolara kadar indi. 

Buna rağmen Türkiye’de eşel-mobil korumalı benzin fiyatı litre başına 7 TL idi.

İktidara geldikten sonra 2008 yılına kadar Güçlendirilmiş Ekonomiye Geçiş Programı’nı uygulamayı sürdüren, doğru politikalarla enflasyon ve kurları kontrol altında tutan, TL’den altı sıfır atılarak neredeyse bir doların bir TL seviyesine gelmesiyle güçlü ve değerli TL politikasının nemasından yararlanan iktidar, bu sayede 2008’deki küresel finansal krizi de hasarsız şekilde atlattı. 

2008 krizinin etkisiyle petrolün varili 165 dolara yükselmesine karşılık Türkiye’de benzinin litresi 3 TL idi. O dönemde Başbakan olan CB Erdoğan krizin Türkiye’yi teğet geçtiğini söylüyordu. 

Şu anda ise Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle bir ara 120 dolara kadar çıkan petrolün varili, İstanbul-Dolmabahçe’de geçen hafta yapılan müzakerelerden yansıyan olumlu havayla 110 dolara geriledi. Ancak buna rağmen gün aşırı akaryakıt zamlanıyor ve benzinin litresi 19,70 liraya, mazotun litresi 23,60 liraya çıktı.

AK Parti ve Erdoğan 2002 yılında iktidara geldiklerinde benzinin litresi 1,48 TL idi. 

CB Erdoğan’ın ‘liracık’ dediği 200 TL ile o tarihte 135 litre benzin alınabiliyordu. 

Bugün ise CB Erdoğan’ın savaşı bahane gösterdiği akaryakıt zamları sonrasında litresi 23,60 TL olan benzinden, 200 TL ile sadece 8,5 litre benzin alınabiliyor!

Petrolün varili 165 dolar iken 3 lira olan benzinin litre fiyatı, şu anda varili 110 dolar olan petrol bahanesiyle zamlanan 23,60 liralık benzin fiyatının sekizde biriydi. Dış güçler, dış etkenler, küresel fiyat artışlarının da ötesinde bugünkü yüksek enflasyon, değersiz TL, uzayan ucuz ekmek, et kuyruklarının tek sorumlusu tek adam iktidarı ve milli paramızın değerini, alım gücünü, itibarını sıfırlayan ekonomi zihniyetidir!

9.Rusya-Ukrayna savaşı devam ederken yakın gelecekte barış ve ateşkes umudu zor görünüyor. Türkiye’nin Zelenskiy ve Putin’i bir araya getirme girişimleri, İstanbul-Dolmabahçe’de gerçekleşen heyetler arası müzakereler süreci yumuşatsa da henüz somut bir ilerleme sağlanamadı. Ukrayna’nın NATO üyeliği rafa kalkarken, ABD ve AB’nin ortaya attıkları ‘Ukrayna’da demokrasiyi savunmak için savaş’ tezi gerçeklik ve samimiyetten uzaktır!

24 Şubat’ta başlayan Rusya-Ukrayna savaşı ikinci ayına girerken yakın gelecekte bir ateşkes ya da barış sağlanması güç görünüyor. Türkiye, izlediği aktif tarafsızlık politikası ile şu ana kadar sorunun tarafları arasındaki diyalogun sürdürülmesi açısından ciddi ve önemli bir misyon üstlenmiş durumda.

CB Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun girişimleri, Zelenskiy ve Putin ile yapılan ikili telefon görüşmeleri, müzakere heyetlerinin İstanbul’da bir araya gelmesinin sağlanması bu açıdan Türkiye’nin çabalarını öne çıkartıyor.

Ancak AB’den ve özellikle ABD’den gelen açıklamalar, Rusya’nın ekonomik ve askerî açıdan daha da zayıflaması için ABD yönetiminin savaşın uzamasından yana bir yaklaşım izlediğini gösteriyor. ABD Başkanı Joe Biden’ın Putin’e yönelik hakaret söylemlerinin dozunu yükseltmesi, Putin’in yönetimden uzaklaştırılması gerektiğini ifade etmesi, ABD’nin bu savaşta perde gerisinde farklı amaçlarının olduğu, Rusya’da bir yönetim değişikliğinin hedeflendiği izlenimini güçlendiriyor.

Beyaz Saray daha sonra yaptığı açıklamada Başkan Biden’ın Rusya’da yönetimi değiştirmek gibi bir düşüncesinin olmadığını, ifadelerinin yanlış anlaşıldığını duyursa da ABD yönetiminin Ukrayna’ya silah ve para desteğini artırarak devam ettirmesi, savaşı uzatma planının işaret olarak görünüyor.

Savaşın başlamasında temel unsurlardan birisi olan Ukrayna’nın NATO üyeliği konusu rafa kalktı. Zelenskiy de dahil ABD ve AB liderleri Ukrayna’nın NATO üyeliğinin gündem de olmadığını, yakın dönemde böyle bir üyelik olmayacağını söylüyor. Rusya ise NATO üyeliğinin devreden çıkması yanında Ukrayna’nın silahsızlandırılmasını, tarafsızlığının ilan edilmesini, Kırım’ın ilhakının tanınmasını,

Donbas ve Luhansk’ın bağımsızlığının tanınması, buralarda referanduma gidilmesi, Ukrayna’da Rusça konuşma yasağının kaldırılması ve Rusçanın korunması vb. birçok talep öne sürüyor.

Gerçekte Ukrayna’nın ABD-RUSYA arasındaki jeopolitik rekabetin savaş sahası olarak seçildiğini söylemek yanlış olmaz. NATO üyeliği gündemden çıktı ise ne için en baştan bu yola gidilmedi ve savaş sürecine girildi?

Ukrayna’nın NATO üyeliği 2008 yılında ilk gündeme geldiğinden bu yana Rusya bunu kabul etmeyeceğini ısrarla yineledi. Geçen yıl aralık ayında ABD ve NATO’ya iletilen yazılı güvence taleplerinde de aynı görüşler sıralandı. ABD ve NATO bu taleplere yazılı yanıt vermeyi, Rusya’nın istediği güvenceleri reddetti. Bunun üzerine Rusya, amacına askeri yoldan ulaşma kararı verdi.

✓ Ukrayna’nın NATO üyeliği ABD ve Rusya arasında başka mücadele alanlarını da içeren jeopolitik rekabetin sembolü olarak görülmeli. 

ABD, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin NATO’ya daha fazla katkı vermesini, daha fazla silahlanmalarını, Rusya’dan değil kendisinden petrol ve doğalgaz almalarını istiyordu. Ukrayna savaşı ABD’nin bu hedeflerinin kapısını ardına kadar açtı. Kuzey Akım2 doğalgaz boru hattı askıya alındı. Almanya ve AB Rusya’ya enerji bağımlılığını azaltma, 2030’a kadar sonlandırma kararı aldı. ABD ile AB arasında uzun süreli büyük çaplı petrol ve gaz anlaşması imzalandı. Almanya’da iktidardaki sosyal demokrat-yeşiller koalisyonu savunmaya 100 milyar Euro ilave harcama yapılması kararı aldı. Geçen hafta Almanya hava savunmasını güçlendirmek için füze hava savunma sistemleri almak üzere çalışma başlattı. İsrail ile Demir Kubbe savunma sistemi için müzakere kararı alındı. Ayrıca Almanya, hava kuvvetleri filosundaki Tornadoların yerine ABD’den F-35 savaş uçağı satın almaya karar verdi. 

Sadece 24 Şubat’ta savaşın başlamasından bu yana geçen yaklaşık 40 günlük sürede yaşanan bu gelişmeler milyarlarca dolarlık silahlanma, milyarlarca dolarlık enerji anlaşmaları demek. ABD’nin silah sanayinin ve petrolünün, kaya gazının Avrupa’ya pazarlanması demek. Diğer NATO üyesi ülkelerin de silahlanmaya hız vermeleri ABD başta olmak üzere silah, uçak, füze, tank vb. satın almaları demek. 

ABD’nin Ukrayna’ya silah desteğiyle savaşı sürdürmeye ve uzatmaya yönelmesi, Rusya’ya karşı söylemini daha da sertleştirerek gerilimi tırmandırması, tansiyonun düşmesine izin vermemesi vb. örnekleri çoğaltmak olanaklı. Fransa Cumhurbaşkanı Macron bile Biden’ın Putin’e hakaretlerini onaylamadığını, kabul etmelerinin mümkün olmadığını belirterek ‘Ben kesinlikle Putin için bu ifadeleri kullanmam’ açıklamasını yaptı.

NATO üyeliği rafa kalkınca ABD ve AB şimdi söylem değişikliğine giderek

Ukrayna’da ‘demokrasiyi, batı değerlerini savunduklarını’ dile getirmeye başladı. ABD-AB’nin bu yeni tezine göre, Ukrayna’da demokrasinin savunulması, Rusya halkını da etkileyecek ve Rusya’da demokrasi talebinin yükselmesine, Putin’in yönetimden uzaklaştırılmasına, Rusya’da rejim değişikliğine olanak sağlayacak.

Batılı yetkililer Rusya’nın demokrasi tehdidini gördüğü için savaş başlattığını, Ukrayna’da demokrasiyi yok etmeye yöneldiğini öne sürüyorlar.

Ukrayna’da demokrasiyi savunma ve koruma tezi de gerçeklerden uzak, savaşı sürdürmek için üretilmiş bir bahane olarak görünüyor. 1991’de Sovyetlerin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Ukrayna’da diğer eski Sovyet cumhuriyetleri gibi demokrasiden söz etmek mümkün olmadığı gibi, şayet sadece seçim yapılıyor olması kriter ise Ukrayna’da yapılan pek çok seçimde de hile ve şaibe nedeniyle sert tartışmalar yaşandı, sokaklarda eylemler yapıldı.

Sovyet cumhuriyetleri içinde Slav kökenli üç ülke Rusya, Belarus ve Ukrayna. Aynı zamanda bu üç ülke arasında en yoksul durumda olan da Ukrayna. Savaş başlayana kadar çok sayıda Ukrayna vatandaşı çalışmak için Belarus ve Rusya’ya gidiyordu. Daha önce de vurguladığım gibi şaibeli özelleştirmelerle Ukrayna ekonomisinin, sanayisinin, bankacılık sisteminin, medyasının neredeyse tamamının kontrolü 5-6 Ukraynalı oligarkın elinde. Seçimi kimin kazanacağına, kimin aday olacağına, kimin başkan olacağına onlar karar veriyor. Zelenskiy de bu oligarkların desteğiyle TV şovmenliğinden devlet başkanlığına getirildi. Uluslararası Şeffaflık Örgütü raporlarında da Ukrayna rüşvet ve yolsuzlukta en başlarda ve 115. sırada.

ABD-AB’nin şeffaflığın olmadığı, ülkenin bir elin parmakları kadar kişinin kontrolünde olduğu bir yerde demokrasinin varlığından söz etmeleri ve demokrasiyi savunduklarını öne sürmeleri samimi bir söylem değil. 

ABD’nin zaman zaman yanına İngiltere’yi ve diğer bazı batılı ülkeleri de alarak, yerine göre NATO’yu da devreye sokarak bazı ülkeleri demokrasi getirmek için işgal ettiğini, yakıp yıktığını biliyoruz. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Afganistan’daki işgallerde, yıllar süren savaş ve yıkımlarda pek çok başka gerekçenin yanında işgal gerekçelerinden birisi de bu ülkelere demokrasi getirmekti.

ABD’deki Bush yönetimi Saddam devrilip, Irak’a demokrasi gelince bölgedeki tüm

Arap ülkelerinin bundan etkileneceğini böylece baskıcı rejimlerin devrilerek Ortadoğu’ya demokrasi geleceğini Irak’ın işgalinin gerekçesi yapmıştı. Ancak bir yandan ülkelere demokrasi getirmek iddiasındaki ABD-AB diğer yandan da bölgedeki en katı, çağdışı, şeriatçı antidemokratik rejimlerle, Suudiler başta olmak üzere şeyhlikler, emirlikler, sultanlıklarla müttefik. Dolayısıyla batılı ülkelerin ve liderlerin ‘Ukrayna’da demokrasiyi savunmak için savaş’ tezi inandırıcılıktan yoksun ve samimiyetsiz. Rusya ile jeopolitik rekabet alanındaki hegemonyayı genişletmek, savaşı olabildiğince uzatıp Rusya’yı askeri ve ekonomik açıdan zayıflatarak küresel bir güç olmaktan uzaklaştırmak vb. hedefler söz konusu. Putin bu oyuna gelmiş durumda ve Ukrayna’da geri dönülmesi zor bir noktada.

Bu açıdan kanımca Türkiye’nin aracılık girişimleri, ateşkes ve barışı hayata geçirme çabaları önemli ve değerli.  

Bir an önce kuzeyimizdeki bu savaşın sonlanması en az Ukrayna ve Rusya kadar Türkiye’nin de lehine. Bu süreci yürütürken ABD-AB-NATO ile iş birliği içinde olmakla birlikte fazla dolduruşa gelmemek, dengeli ve ılımlı bir tutum sergilemek, her iki tarafla diyalogu açık ve sağlıklı tutmak önemli. Ayrıca ABDAB-NATO’nun Türkiye’den beklentileri karşılanmadığı takdirde her an tavır değiştirmelerine, Türkiye’yi baskı altına alma, yaptırım tehditlerine tavrı sergilemelerine de hazırlıklı olunmalıdır.    

10.İktidar dış politikada radikal bir makas değişikliğine yöneldi. Bunun son adımı İstanbul’da Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda işlenen gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti davasının Suudi Arabistan’a nakledilmesi girişimiyle atıldı. Suudilerle normalleşme, kredi-finansman beklentisiyle bağımsız yargının siyasete kurban edilmesi, veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın taleplerinin yerine getirilmesini içeren bu adım, Türkiye’nin ve Türk yargısının saygınlığının feda edilmesidir!

İktidarın ‘15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünün destekçisi ve finansörü’ olmakla itham ettiği Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile son birkaç ayda hızla normalleşme sürecine girmesi ve karşılıklı ziyaretlerle sürecin ilerlemesi, dış politikada yeni bir U dönüşü ve makas değişikliğinin işareti idi. Bunun öncesinde Mısır ile normalleşme arayışları başlatılmış ancak umulan ilerleme sağlanamamıştı.

CB Erdoğan’ın şubat ayındaki BAE ziyareti ve Abu Dabi Veliaht Prensi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayid Al Nahyan ile görüşmesinden sonra Suudi Arabistan’a geçerek Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MbS) ile de bir araya geleceği öne sürülmesine karşılık bu ziyaret gerçekleşmedi.

BAE, Mısır, İsrail ile uzun süredir gerilimli olan ilişkileri toparlama çabasına girişen iktidar, 2 Ekim 2018’de, İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda katledilen ve cesedinin yok edildiği ortaya çıkan gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinde Suudi yönetimini ve Veliaht Prens MbS’yi suçladığı için bu ülke ile de ilişkiler kesik durumdaydı. CB Erdoğan Kaşıkçı cinayeti talimatının Veliaht Prens tarafından verildiğini, Türkiye sınırları içinde böyle bir vahşetin olmasına göz yumulmayacağını ve faillerin mutlaka yargılanıp cezalandırılacağını dünyaya ilan etti. Bütün dünyayı sarsan ve Suudi yönetimini sorumlu tutan bu vahşet ile ilgili olarak CIA tarafından yapılan inceleme sonrası Biden yönetimi tarafından açıklanan suikast raporunda da Suudi yönetimi doğrudan suçlandı ve 20’den fazla Suudi üst yöneticisine yaptırım kararı alındı.

Türkiye’de devam eden yargılamada zanlılar için Interpol’den kırmızı bülten çıkarıldı ve yargılanmak üzere iadeleri istendi. Ancak Suudi yönetimi bu talepleri kabul etmediği gibi hızla yaptığı göstermelik yargılamalarla bazı zanlılara ceza verdi.

BAE ile normalleşme girişimlerinin hızlandırılmasına paralel olarak Suudi Arabistan, Mısır, İsrail ile de benzer arayışlarda BAE’nin iktidara aracılık yaptığı biliniyor. Darbe destekçiliği suçlamaları unutulan BAE ile 10 milyar dolarlık yatırım anlaşması karşılığında varılan uzlaşmanın benzeri için Suudi Arabistan veliaht Prensi MbS’nin CB Erdoğan’a Kaşıkçı davasıyla ilgili suçlamaların sonlandırılması, davanın düşürülerek kapatılması koşulunu öne sürdüğü medyada yer aldı.

İktidarın Suudi Arabistan Merkez Bankası ile swap anlaşması imzalama, Suudi fonlarından Türkiye’ye kaynak aktarılması vb. beklentilerine karşılık, Suudi yönetiminin Kaşıkçı cinayetinin örtülmesi şartının kabul edildiği, geçen hafta yaşanan bir gelişme ile somutlaştı. 

CB Erdoğan’ın Riyad’a planlanan ziyareti öncesinde, İstanbul’da Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden 26 sanıklı davanın savcısı, Suudi Arabistan’ın dava dosyasının kendilerine devredilmesi talebinin kabulü yönünde mütalaa verdi. Hakimler de bu mütalaayı olumlu bularak dava dosyasının Suudi Arabistan’a gönderilmesi için Adalet Bakanlığı’ndan görüş alınmasını kararlaştırdı.

Adalet Bakanı aynı gün süratle olaya müdahil oldu. Önce konuyu incelediklerini ifade etti hemen akabinde davanın nakli konusunda olumlu görüş bildireceklerini açıkladı. Adalet Bakanı Türkiye ile Suudi Arabistan arasında adli yardımlaşma anlaşması olmamasına karşılık, Suudi Arabistan’ın davanın nakli talebinin Uluslararası Adli Yardımlaşma Anlaşması çerçevesinde karşılanacağını kaydetti.

Davanın Suudi Arabistan yargısında yürütülmesi ve dava sonunda mahkûmiyet cezası verilmesi halinde dosya kapanacak, Türkiye’deki dava düşecek.

Geçen hafta yaşanan bu gelişme yargıya siyasi müdahalenin bir başka somut örneği. Ayrıca, pek çok davada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarıyla ilgili dava süreçleri son ana kadar uzatılırken, kararları uygulamamak için çeşitli engeller çıkartılırken, Suudi Arabistan yargısının talebinin böylesine süratle ele alınması, savcının, mahkemenin ve Adalet Bakanlığının peş peşe olumlu görüşler bildirmesi yargılamadaki siyaset gölgesiyle ilgili bir başka boyut. Suudi Arabistan ile normalleşme ve bazı finansal olanaklar karşılığında yargı pazarlığı, dava dosyasının nakli, cinayetin örtülmesi vb. tavizler verilmesi hem Türkiye’nin hem de Türk yargısının itibarını zedeleyicidir. 

İktidarın daha önce Trump, Merkel, Macron karşısında sergilediği yargıya müdahale ve talimat tavrının Suudi Arabistan’ı da cesaretlendirdiği, CB Erdoğan’ın ziyaretine onay karşılığında davanın nakli koşulunu iktidara kabul ettirdiği gözleniyor. 

Trump’ın talebi ve yaptırım tehdidiyle Rahip Brunson’ı mahkemede serbest bıraktıran CB Erdoğan, eski Başbakan Merkel’in ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un telefon ricalarıyla da casuslukla suçlanan gazetecilerin salınmasını sağlamıştı.

İstanbul’da Çamlıca Kulesi’nde CB Erdoğan’ın evini fotoğrafladıkları gerekçesiyle gözaltına alınarak casuslukla suçlanan İsrailli çift, İsrail Cumhurbaşkanı Yitzak Herzog’un ziyareti öncesinde, İsrail Dışişlerinin ricasıyla ilk duruşmada serbest bırakılarak özel uçakla ülkelerine gönderildi. 

İktidarın önüne geleni casuslukla, terör iltisakıyla, darbe destekçiliğiyle itham etmesi ve yargıyı bu amaçla kullanması, giderek kronikleşiyor. İçeride olduğu gibi uluslararası ilişkilerde de yargı, iktidar tarafından kullanılan bir araca dönüştürülüyor. Yabancı devlet başkanlarının, bakanların talebiyle, ricasıyla, telefonlarıyla yargılama süreçlerine siyasi müdahaleler ve verilen tahliye kararları yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdığı gibi saygınlığı erozyona uğratıyor.

Tüm dünyayı dehşete düşüren vahşice işlenmiş bir gazeteci cinayetinin suçluları apaçık ortada iken, MİT cinayet sürecini, konuşmaları ve failleri kayıt altına almış iken dava sürecinin bir takım siyasi, diplomatik, finansal pazarlıkların malzemesi haline getirilerek üzerinin örtülmesi, uluslararası alanda Türkiye’ye itibar kaybettirir. İktidar Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirmek istiyorsa bunu bir cinayet dosyası üzerinden yürütmek akılcı ve doğru bir yol değildir.  Tek taraflı tavizlere dayalı diplomasinin yararı ve Türkiye’ye kazandıracağı saygınlık olmaz. 

Nitekim BAE, Mısır, Suudi Arabistan ile normalleşme çabalarına rağmen, bu üç ülkenin başını çektiği Arap Birliği, geçen ay yaptığı toplantıda bu ülkelerin girişimiyle Türkiye’yi kınayan, Arapların düşmanı ilan eden bir karar tasarısını oy birliği ile kabul etti. Türkiye’yi Irak, Libya ve Suriye’de işgalcilikle, Arap ülkelerinin egemenliğine, toprak bütünlüğüne saldırganlıkla suçlayan bu karara Dışişleri Bakanlığı oldukça sert tepki gösterdi, kararın kabul edilemez olduğunu açıkladı. Sadece bu karar bile dış politikanın ve normalleşme siyasetinin tek taraflı tavizler üzerine kurgulanmasının yanlışlığını, bu şekilde sonuç alınamayacağını gösteriyor.  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.